Omer Faruk Husmullu

tarafından

Tanıdığım Sen…

Eyl 1, 2010 at 22:50 Kategori: Deneme Yazan: Omer Faruk Husmullu

Image and video hosting by TinyPic

Henüz bir çocuktun seni ilk gördüğüm zaman, kısacık kesilmişti saçların. Kız mısın erkek misin belli değildi. Hâlâ bir türlü terk edemediğin emziğin bile ağzında duruyordu. Adi plastikten bir şeydi, ama senin için çok değerli olmalıydı. Onu çıkarmak istediğin zaman elinle çıkarmıyor, tükürür gibi atıyordun ağzından. Sonra, tekrar emmek isteyince şöyle bir bakıyordun etrafına, belki bir gözleyen vardır, diye. Gören olmadığından emin olunca eğiliyordun yere sıkı sıkı kavrıyordun emziğini, sözde temizlensin diye elbisene siliyor ve götürüyordun ağzına.

***

Dedim ya, çok küçüktün sen o zamanlar; kırılacak, ağlayacak, küsüp konuşmayacak, evden kaçmaya kalkacak kadar. Elini tutturmazdın kimseye, kim bilir teslimiyetten korkuyordun belki de. O küçücük aklınla farkına varabildiğin tek bir şey vardı: Güvensizlik… Herkesi kötü sanıyor, seni kucaklamak, öpmek isteyenlere korkunç gözlerle âdeta tiksinircesine bakıyordun. Olur olmaz şeylerden alınıyor, her fırsatta hiç de hoşuna gitmeyen bu ortamı terk etmek için bahaneler arıyordun. Kendi kendine de kızardın çoğunlukla; çünkü buna sebep biraz da senin cesaretsizliğindi. Azıcık cesaretin olsaydı, hiç durur muydun buralarda?

***

Bugün sen büyüdün artık. Toplumun içine karıştın bir birey olarak. Kendinle birlikte düşüncelerini de soktun toplumun içine, ama kimse seni tanımıyor ve kimse senin düşüncelerini bilmiyor ki… Çünkü sen kendini saklamayı ve korumayı inatla sürdürdün. Halbuki  şimdiki sen, eski sen değilsin; ama bunu sana nasıl anlatsam ki… Patikleri elinde tepinerek ağlayan, sevmediği insanlar tarafından bile sempati duyulan o minnacık yavru değilsin!

Benliğini aramaya başladığın andan itibaren büyüdüğünü hissettin. Kaybolan benliğini bulmak için boşuna uğraşma; ama arayacağın yeri sor da söylesinler sana. Söyleyebileceklerini sanmıyor musun? Bir ağaç altında, okyanusa açılan bir geminin güvertesinde, gökyüzünde süzülerek uçan bir kuşun kanatlarının altında, kim bilir belki de çok daha yakında, mesela düşüncelerinin içinde…

***

İzini kaybettirdin, tanınamayacak bir kılığa büründün değil mi? Ah dostum, çok yanılıyorsun çok! Elinden bir türlü kurtulamadığın, gölge gibi seni izleyen o musibet var ya, işte onu yenemiyorsun değil mi? Onu bir yenebilsen, bütün geleceğin kurtulacak sanıyorsun, ama ne yaparsın gene cesaretsizliğin nedeniyle âciz kalıyorsun.

İsterdin değil mi o musibeti ayaklarının altında çiğnemek, en ağır işkenceyi yapmak; sonunda da gururlanarak kendi kendini kutlamak… İnan ki o musibet dediğin şey de belki farkında değilsin ama toplumun sana telkini. Aslında “vicdan” denilen bir şey yok.

Biliyorum, şu an buna inanmak istiyorsun, ama inanmaktan da çok korkuyorsun. Yenemediğimiz tek şey korkudur, onu yenmemize engel de yine korkunun kendisidir.

***

Cesaret dostum, cesaret. Bak, tüm insanlık senin arkandan bakıyor…

4 responses to Tanıdığım Sen…

  1. Hilâl Erboyacı said on 02 Eylül 2010

    Yenemediğimiz tek şey korkudur, onu yenmemize engel de yine korkunun kendisidir.
    ………………………
    Değerli Ömer Faruk Hüsmüllü, denemeniz, öyle çok düşünceyi bünyesinde barındırıyor ki… Hepimizin alacağı birçok pay var..Kendimizle hesaplaşmaya fırsat verdiğiniz için çok teşekkürler…
    Çok saygım selamlarımla…

  2. sihirimsi said on 02 Eylül 2010

    Teşekkürler paylaşımınıza.

  3. Gülay GÖKTÜRK said on 02 Eylül 2010

    vicdan korkunun yerini tutarmı

    teşekkürler
    saygılar efendim

  4. Emine Pisiren said on 02 Eylül 2010

    Yaşam kolay değil ve yaşamak şakaya gelmiyor. Çekirdek aileden oluşan “anne-baba ve çocukların” yaşam arenasındaki rollerinin çatışmalarına tanık oluyoruz çoğu kez.
    Bunun bir çok örneğine görsel, işitsel medyada görmekte ve okumaktayız.
    Bir yerde okumuştum;Çekirdek aileyi “bir savaş ailesine” benzetmiş psikiyatrist Çiğdem Alper:
    Anne ve babanın yıllardır süregelen eksiklerini tamamlamak için yetiştirdiğimiz çocuklarımıza çeşitli roller verdiğimizi kurgulamış bir güzel. Kimisi tüm aileyi mutfakta çalışarak beslerken, kimisi de okuyup, yaşamdaki sosyal statüsü rolünde aileye maddi getiri sağlamaya çalışırken, ebebeynler de her türlü fedakarlıklarını koşulsuz sunarken, çocuklarına yaşama dair ne öğretebilirler, sorusunu soruyor uzman gözüyle, soruyor, ama soruların ardı da kesilmiyor.
    İşte bir kaçı:
    “…Mutlu olmayı, arkadaşlar edinmeyi, saygınlık kazanmayı, çalışmayı ve üretmeyi, başarılı olmayı, yanlışlar yapıp ders almayı, tecrübe kazanmayı, insan ilişkilerini, doğayı, sanatı, felsefeyi, sakin ve huzurlu olmayı… kısaca hayatı nasıl öğretebilirler?”
    “…Anne ve baba savaştan bir saniye olsun gözlerini ayıramazken ve sürekli olarak mücadele ederken, çocuklarının gelişmesini takip etmeye, yavaşça desteklemeye, sessizce gözlemlemeye nasıl zaman ayırabilirler? ”
    “…Emretmeden, şiddete başvurmadan, sabırsızlanmadan, aceleyle hemen herşeyin olmasını istemeden bir yaşam nasıl kurabilirler? ”
    “…Tüm zaman ve enerji savaşa yatırılırken, yaşamak ve gelişmek için gereken ortam nasıl yaratılabilir?”

    “…Ve savaşın içinde büyüyen çocuklar, nasıl olurda daha pozitif bir dünya hayal edebilirler?”
    “…Daha iyi savaşçı olmaktan, en büyük tehlikeleri önceden bilmekten ve her olumsuzluğu önceden teşhis etmekten başka ne becerileri olabilir?”
    “…Özgürce sevmeyi, korkmadan yenilmeyi, cesaretle teslim olmayı, affetmeyi, barışmayı, uzlaşmayı nasıl öğrenebilirler?”
    “…Savaşın silahları olan panik ataklarını, obsesif düşüncelerini, kompulsif savaş pratiklerini, uykusuzluk içinde nöbet tutma alışkanlıklarını, yemek yemeden var olabilme becerilerini, bedenlerini mükemmel bir asker gibi 24 saat çalıştırmalarını, duygularını yok etme becerilerini, öfkelerini sürekli besleme becerilerini nasıl bırakabilirler? ”
    “…Bu becerilerini bırakırlarsa geriye ne kalır?”
    “…Belirsiz bir gelecek, olabilecek türlü trajediler, hastalıklar, problemler, sorunlar, yanlışlar var olmaya devam ederken, bu çocuklar savaşmayı bırakıp, hayata nasıl dönebilirler?”

    Sonuç olarak, sizin de belirttiğiniz gibi kaygılarımızı biriktiriyor ve bize sunulanlar, öğretilenler korkularımız oluyor.Bu korkularımız bizi strese doğru taşıyor.
    Tüm posalı düşüncelerden arınarak, kendimizle olan savaşımızı bırakıp, yaşam yolunda ilerlemek en iyisi değil mi?
    O kızacak, diye…
    O ayıplayacak, diye…
    O istemiyor, diye…
    Acaba ne düşünürler, diye…
    Vs…Vs…Vs…
    Sürekli “desinlere” göre yaşamdaki rollerimizi oynuyor, benliğimizden uzak, sevgisiz bir ROBOT olu-veriyoruz.
    Adına da VİCDAN diyor, kendimizle baş başa kaldığımızda VİCDANIMIZI kaygılarımızın beşiğinde sallıyor, yaşamdaki özgürlüğümüzü korkuyla besliyoruz.
    Özgürlük korkusu içinde olan biri, ruhunu prangalamış biri, nasıl mutlu olabilir?
    İşte bu soru ister istemez aklımızın sınırlarını zorluyor.
    Paylaşımınız çok önemliydi ve bir toplumsal sancımızı, yaramızı, eksiğimizin dışa vurumunu resmetmişsiniz, adeta yazım diliyle. Eksiklerini, yanlışlarını, doğrularla birlikte haramanlayıp düşünmeden edemiyor insan ister istemez. Yaşamda kimse kendi olamıyor, kimse de mükemmel oynamıyor, tam oynayamıyor rollerini…
    Eğitim şart…
    Teşekkürler emeğinize…
    Kaleminiz daim olsun Ömer Faruk Bey.

Yorum yaz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.