Ruhsal Bir Çatışmanın Anatomisi ve Bir Şiirin Doğuşu
Eyl 4, 2010 at 12:29 Kategori: Öykü Yazan: Necati Tinhu
Bulutlu ve sakin bir Ankara sabahıydı ve o tatlı rüzgar esintisi ölüye can verirdi. Enerjisini biraz toplar gibi olmuştu. Güneş yüzünü göstermediğinden gözleri de yanmıyordu. Mantığının ve hislerinin uzlaşabildiği noktalardan biriydi aynı sokakları amaçsızca arşınlamak ve bundan ikisi de huzur bulmaktaydı. Hele de kaldırımlar boşsa ve gökyüzü bulutluysa, hisleri fazlalıkla zevk alıyordu bu yolları yürümekten. Bir de yağmura tutulsalar harikulade olacaktı. Yıkanmaya derinden muhtaçlık duyuyordu.
“Çoğu zaman kendimi günahlar, tembellik ve delilikle kirlenmiş hissediyorum; velakin ne zaman yollara düşsem ayrı bir esrar sarıyor sanki benliğimi, yürüdükçe açılıyor ve yol aldıkça kanatlanıp uçacak gibi oluyorum. Aynı şeyi hayal kurarken de yaşadığımı farkettim, bazen düşünüyorum da acaba gerçekten yürüyor muyum veyahut yalnızca düşlüyor muyum?”
Havadaki kasvet ve Yaradan’ın nefesi gibi teninde dolaşan rüzgar, hislerini şiirsel bir iklime sürüklüyordu. Mantığı, hislerinin buğulu bakışlarının altında felsefi bir duruş büyüttüğünü görebiliyor, onda -delilik değil- derin bir erdemlilik buluyordu. Ama yaklaşan büyük tehdidin farkında olan hisleri, halen -tebessüm ederek- sona vardıklarını mantığından gizlemeye çalışıyor; mantığıysa -yalnızca kendinden birşeylerin gizlendiğinin bilincinde- daha ötesini henüz kestiremiyordu.
“Yürümek yahut yürüdüğünü düşlemek… Sen hangisini tercih ederdin?” diye sordu hislerine.
“Ne farkeder ki? Beynin, olağanüstü karmaşık ve sıradışı bir tasarım olduğunu göz önünde tutarsak, yürümekte yahut düşlemekte olup olmadığımıza kafa yormak bile bizi mutlak bir çözümsüzlüğe götürmekten başka işe yaramayacaktır; bu, hayatlarımızda asla çözemeyeceğimiz bir muamma olarak kalacak muhtemelen. Ama yürümenin hayal kurmakla bir şekilde bağlantılı olduğunun ayrımına varabiliyorum. İkisi de aynı sonuçları yaratıyor, fütuhat ve aydınlanma… Gazi Mustafa Kemal Anadolu’ya yürümek düşlemeseydi, tarih ne şekilde cereyan edecekti, tahmin bile edilmez!”
Hava sonunda patlamış, bulutlar yüklerini boşluğa bırakmışlardı. Mantığının ve hislerinin kapışabileceği doğal bir savaş alanı, kendiliğinden vücuda gelmiş oluyordu böylelikle. Ortasında Yunus Emre heykelinin dikili bulunduğu parkın az ilerisindeki ana caddedeydiler.
“Atanın, milletin bütün maddi olanaklarını ortak mefkurede birleştirerek yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi takdire şayan, tam bir akıl ve hesap numunesi, mantıklı düşüncenin somut politikalarla desteklendiğinde nasıl büyük başarılar kazanılabileceğinin müstesna bir örneği… Gayenin kutsallığını ve uğruna ölünebirliğini bütün dimağlara kazımak, milleti -fakirliğine ve geri kalmışlığına rağmen- üstün olduğuna inandırmak ve tekalif’i milliye emirleri ile küçük birikimlerin bir araya getirildiğinde nasıl ciddi bir kazanıma dönüştürüleceğini göstermek, ayrıca dost düşman bütün dünya güçleriyle doğru ve namuslu -milletinin onurundan taviz vermeden- iletişim biçimleri geliştirmek; bütün bunların toplamı, bir milleti küllerinden doğuran yüksek bir mantığın tecellileridir, hayal mahsülü değil…” diye karşı çıkmıştı mantığı.
Ferdî becerilerin, ruhsal katkılar gerektiren dönüm noktalarında, belirleyici rol oynadığını düşünmekten daha büyük noksanlık bulunamazdı hislerine göre. Ülküye adanmışlar, olduklarından daha öte birşeydiler, yalnızca et ve kemik değil! Hatta cisimlerinin hayat memat meselelerinde esamesi bile okunamazdı; gelgelelim bu, gerçekleştirilen somut hamlelerin fuzuli olduğu anlamına da gelmiyordu. Elbette kuvvetinin kaynağına ulaşanlar, diğer insanlarda olmayan güçlü zihni ve içgüdüsel yeteneklere sahip olacaklardı; ama bu meziyetleri sadece vasıtaydı ve aslolanı unutmak gafletinde bulunulursa, bu binlerce yıllık bilgelik, olur ya bir nesil -belki de daha az- varlığını sürdürebilirdi. Aslolan kendini bilmekti ve kendini bilmekten önce bulmak lazımdı.
“Hiç yorgun bir günün sonunda, taze demlenmiş çayın kokusuyla bütün enerjine tekrar kavuştuğunu gözlemledin mi?” diye ilgisizce sordu hisleri.
Mantığı, hislerinin konuyu değiştirmeye çalıştığını sanacaktı.
“Üzerinde düşünmemiştim ama bir fincan çayın nelere kadir olabileceğini kestirmek güç değil, vücudu dinlendirdiği de muhakkak.”
“Ya kaslarımızı gevşeten çayın kendisi değilse… Hiç bu ihtimali düşünmüş müydün? Tüm dini ve mistik öğretiler -elbette yaradılışın gereği sen bunları akıl süzgecinden geçirmekle emredilmişsin, o yüzden salt inanlardan bahsetmiyorum-, bildiğimiz dünyanın yalan olduğundan sözeder, bunu da insanların sınanması gayesine dayandırırlar. Madem hayat salt sınavdan ibarettir ve insanın savaşı aslında ruhsal bir mücadeledir, neden bize verilen şekillerin bir hükmü olsun; yalnızca beynin varlığı bile, insanlığın bu mistik mücadelesini yürütebilmesi için yeterli olmakla duyularımızın var sandığı herşeyi yaratan, beynin kendisi de olabilir. Belki de gerçekten yürümüyor, konuşmuyor, yiyip içmiyor yalnızca düşlüyoruzdur ve atacağımız devasa adımlar belki de yalnızca düş gücünün ürünleridir, neden olmasın! Bütün bu evren, varlığını ilk hayale -Yaratıcı’nın ol demesine- borçluysa, yaratılmamızın dahi kökeninde yer alan düşsellik, hayatlarımızın idamesinde neden başrolde olmasın?”
Yolun sonundaydılar. İnsanların -bilhassa gençlerin- yağmur kar demeden yığınla akın ettikleri kafeteryaların ve dükkanların yer aldığı yolun karşısı, hisleri için doğal bir sınır arzediyordu. Bu hattan ilerisini kendine kapatmıştı ve şimdi de alışılageldik cadde turunun sonunda, kavşaktan ara sokağa dalıp eve döneceklerini sanıyordu ama mantığı durmadı, trafik ışıklarının ötesine koştu. Hisleri direğin yanında kalakalmıştı.
“Koşsana, ne bekliyorsun!”
Yapabileceğini sanmıyordu.
“Olmaz o tarafa geçmeyeceğim.”
“Ne demek geçmeyeceğim, daha gideceğimiz yere varmadık!”
“Diğer tarafa hiç geçmedim, orada ne olduğunu bilmiyorum. Ya çok kalabalıksa… Dönelim burdan!”
Mantığı karşı caddeden sırıtarak seslenecekti.
“Yolun karşısına geçtiğini hayal et, bakalım işe yarayacak mı? Ya da şöyle yapalım, ben Anıtkabir’e gittiğimizi söyleyeyim, sen de vaktimizi boşa harcama.”
Ürperdi. Kırmızı ışığa aldırmadan kendini yola attı. Neyse ki güç bela, kendini kılpayı kurtararak, mantığının yanına varacaktı. Hislerini korna sesleriyle huzursuz etmediler. Yolun ortasında fren yapıp bekleyen araçlarda gülümseyen yüzler seçiliyordu. Ne de olsa Gazi Paşa’ya gidiyordu, onu incitmek ayıbına düşecek değildiler ya! Mantığı, onunla dalga geçtiğini sanadursun, hislerinin kendine olan inancı daha da güçlenmişti bu olanlardan sonra. Anıtkabir’e gittiğini düşlemek, ona bir mucize -kendini ışığın ötesine vuracak cesareti- bağışlamıştı.
“Seni kutlarım aziz dostum, demek ki düşlemek bir korkağı cesur kılabiliyormuş, şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz; madem hayatlarımızı hayallerimizle biçimlendiriyoruz, şu lahza içinde yaşadığın dünyanın bütün tabiatıyla, canlı ve cansız tüm unsurlarıyla tek bir beyinde cereyan ediyor olması lazımgelirdi -çünkü milyarlarca insan var ve hepsinin ortak bir mekan düşlüyor olması mantıksız olur-; öyleyse neden hayal ederek kendini dünyanın zirvesine çıkarmıyorsun? Mesela bir imparator olmayı deneyebilirsin!”
Gülerken hislerinin neredeyse bütün dişleri gözükmekteydi.
“Mümkün tabii ki, ama teferruatları gözden kaçırıyorsun; gelmiş geçmiş bütün beyinlerin ortak iradenin ürünü olduğu su götürmezken, dünya da aslında şekillerle beliren bir sınav alanıyken, her beynin aynı mekan kodlarına sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu mekan, yerküre ve bildiğimiz uzayla sınırlı… Özetle hepimiz aynı rüyayı görüyoruz, şöyle bir farkla ki, bu rüya elimizdeki tek şans ve ciddiye alınması hayati önem arzediyor.”
Kabri hedef olarak bellemeleri yürüyüşlerini dahi değiştirmişti. Adımlarını aynı anda atıyorlar, yerküre, ayaklarının altında sarsılıyordu ve hislerinin hep toprağa eğilen bakışları, şehadete doludizgin at süren kuvvacı nazarıyla, ufka dikilmişti bu kez. Denizi yararcasına kalabalıkların içine daldılar; önlerinde kimse duramıyor, arizi kalabalıklar, bu kararlı adımlar karşısında yol vermek zorunda kalıyorlardı. Çünkü Gazi Paşa’ya gidiyordu onlar, kenara çekilmek lazımdı. Hedef, bir insanı bu kadar mı değiştirirdi! Herhangi bir gayesi olmayan, öylesine dolaşan kitleyle aralarındaki fark, çehrelerindeki ifadede dahi kendini belli ediyordu. Gayesine adanmış olanı -idealisti-, ne kalabalıklar yolundan döndürebilirdi ne de zihni çalkantılar…
“Üzgünüm ama hayatın gelip geçici bir rüyadan ibaret olduğunu ileri sürmekle kendini köşeye sıkıştırmış oldun; başta söylediğin şey -hayal etmenin insanın kaderini etkileyebileceği ve reel dünyada sonuçlar yaratacağı fikri- bile gerçekleşmesini çok istediğin birşeyin zihninde hep taze kalmasını sağlamak bakımından daha mantıklıydı. Lakin herşey sahte ve yalandır diyorsan, bunun adı ‘kaderci yaklaşım’dır ve kaderciler, dünyaya inanmadıkları için dünya için çalışmanın gereksiz olduğunu düşünen miskinlerdir. Bu vesileyle Gazi Paşa için kadercidir diyemeyiz, çünkü milli mücadele insanüstü gayretlerle yürütülmüştür.”
“İnsanüstü değil ‘insanötesi’ demek daha uygun olur diye düşünüyorum. Kaderci yaklaşımın aksi de vardır, ‘maddeci yaklaşım’… Amaçları dünyanın kaynaklarını ele geçirmek ve sömürmektir. Milli mücadelenin unsurları ise istiklal, onur, namus gibi kavramlar; ay-yıldız, milli marş, vatan gibi semboller ve dik durmak, kendini feda edebilmek, yılmamak gibi ilkelerdir. Bunların hiçbiri maddi dünyada veya miskinlerin lügatinde bulunmaz.
Herşeyin aslında rüyadan ibaret olduğunu bilmelerine rağmen, ızdırap içinde yükselmekte ve dahi derinleşmekte sebat edenler hayat ve ölümün, aydınlık ve karanlığın, yer ve göğün içiçe geçtiği ufkun ötesinde yürüyen üçüncü yaklaşımın temsilcileridir ve tek bir ruh olmakla tamamlanacaklardır.
İnsanlığa huzur ve sükun vermek için vahyedilen dinler, artniyetlilerin elinde insanları köleleştirmek için çarpıtıldı ve geri kalmışlık, yozlaşmış bir kadercilikle beslendi; hiçbir etik kaygı taşımayan maddeciler ise insanları tüm yaşama imkanlarından hatta hayatlarından mahrum bırakarak -bilim ve ezici teknolojik güçleriyle- adaletten yoksun bir dünya inşa etmeye giriştiler. Üçüncü yaklaşımda ise dogmalara ve salt maddeye dayalı bilime yer yoktur, yalnızca sanat onun iklimine süzülebilir ve ruhu da kanımca mitolojilerde aramak gerektir. Kuvayi milliye duruşu, bir sanatçının dünyaya meydan okumasından ileri nasıl tarif edilebilir ki!”
“Kuru kadercilik -acz halinden ötürü hayata körü körüne teslimiyetçilik- yok, hayatta kalmak için ezip geçmek ve sömürmek de yok… Peki senin bu üçüncü yaklaşımında yöntem nedir?”
Türk bayrağı, Anıtkabir’in üzerinde, coşkuyla dalgalanıyordu.
“Elbette yazgı…”
Hedeflerine varmak üzereydiler.
“Masallarını dinlemekten her zaman büyük zevk almışımdır aziz dostum, bu konuda hayalgücünü biraz daha zorlamak istiyorum. Algılarımız yüzünden cisimler alemine hapsolmuşsak -hatta sen bunu daha ileri götürerek aslında bütün faaliyetin beynin içinde gerçekleştiğini iddia ediyorsun- nasıl oluyor da sen daha fazlasını bilebiliyorsun, merak ettiğim diğer konu da, olağandışı bir şey beynin zaman ve mekan sınırlarını kıracak olursa üçüncü türün kapıları açılacak mıdır?”
“Fazlasını biliyorum diyemem, benden daha çok bildiğin muhakkak ama fazlasını değil ötesini bildiğimi söyleyebilirim. Mekan algılamamız bizi öteleri düşünmekten alıkoymuyor -bundan hassasiyetle kaçınmakta olan senin yaradılışındır- lakin zaman ve mekan ötesi düşün gücünü de olabildiğince sınırlandırıyor. Yerküre ve atmosferin dışına dair algılar kırıldığı takdirde üçüncü türün kapılarının açılacağı muhakkak ama bizim için değil… Sen ve ben beyne ayrılmaz şekilde bağımlı varlıklarız ve beynin sınırları kırılmakla ilerleyişimiz ancak yine beynin olağan işleyişine uygun şekilde gerçekleşebilir, üçüncü türün kapıları ise beynin zaman ve mekan algılamalarını kıran o olağandışı nesne için açılacaktır.”
Bu arada nizamiye kapısına varmışlardı, üzerlerindeki metalleri girişte bırakıp içeri seyirttiler. Kapıda bekleyen görevliler belli ki güvenlik gereği bu prosedürü uygulamak gerektiğini düşünüyorlardı. Ama hisleri, farklı algılıyordu bunu. Atatürk’ün Nutuk’unun, okuduğu zaman ona hissettirdikleri, duyularını sarmaya başlamıştı.
Dili ağırdı, telgraf yazışmalarına sıkça yer verilmişti, milli mücadele sürecinin okul kitaplarında yer bulmayan kıyıda köşede kalmış ayrıntılarına, şahıs ve olaylarına da genişçe yer ayrılmıştı. Lakin okunup bitirilebilmesinin imkansızlığı başka bir nedenden ileri geliyordu. Sayfalardan birinde, cümlelerden herhangi birine sebebini kavrayamadığı bir saikle takılmış, defalarca aynı cümleyi irdeleyip durmuştu; ama her tetkikinde öncekinden çok farklı bir duygu ve fikir seline kapılmıştı. Kitabı en başından okumaya başlasaydı da muhtemelen durum değişmeyecek, o cümlede bu kez de başka manalara vakıf olmak suretiyle başka türlü bir Nutuk’u okumuş olacak, dolayısıyla okunup bitirilebilmesinin mümkün olmadığını tekrar teyit edecekti. Bununla birlikte yalnızca o yazılmış olsaydı da kafiydi! Bütün kitabı hatta bütün tarihi tek başına özetleyebilecek, anlatım sanatının en güçlü örneklerinden biriydi ve hislerinin, kitabın başından beri içine düştüğü karmaşa, sert havasına alışkın olmadığı yüce dağlardaki -kartal yuvalarındaki- yolculuğu, rastladığı o cümleyle umut çiçekleriyle bezenmiş; bu kelimeler onu, dorukların barut ve kan kokan havasına alıştırmıştı. ‘Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.’
Bu ruh hali içerisinde emindi ki atanın kabrine adım atmak için -güvenlik gereği değil- önce yüklerinden arınmak, yıkanmak gerektir. O da ruhunu -içeri ilk adımını maddeden ari olarak atmak suretiyle- yıkayıp, temizlendi. Kuvva olup kuvvacıların izinde şiire, resme ve gayba karışmak için…
Yağışlı hava yüzünden Anıtkabir’in ziyaretçisi azdı bugün. Bu da çoğunluğun sırf gezinti yahut dinlence gibi maksatlarla -panayıra gider gibi- kabri ziyaret ettiklerini gösteriyordu. Hisleri bu durumu tiksindirici buluyor, mantığıysa kalabalıkları boşa anlamaya uğraşıyordu. Yokuşu acele etmeden, yağmurun ve yürüyüşün tadına vararak çıktılar; hiç kımıldamayan, duruşları ve heybetleri ile sarsılmaz kaleleri andıran nöbetçiler, yanlarında iki çocuk gibi kalan hisleri ve mantığı için olduolası hep imrenti uyandırıcı olmuştu ve nöbetçilere hayranlıkla bakakalmışlardı yine.
“Bizim çocuklar batılı konuklar için yeterince ürkütücü olsa gerek, görsünler de akıllarını başlarına devşirsinler.” dedi hisleri. Ama azıcık kendiyle övünme hevesini mantığı kursağında bırakacaktı.
“Kabri bekleyen nöbetçilerin sağlam ve iri yapılı erlerden seçilmesi elbette doğru ve olması gereken bir tercihtir ama umduğun gibi sonuç doğuracağını sanmıyorum. Gerçekçi olmak gerekirse Avrupalı ırklar daha uzun ve iri kemiklidir velhasıl fiziksel gelişkinlik, milletlere zafer kazandırmış da değildir; orta çağda dahi durum farklı değildi ki bugünün tekniğini ele alırsak bu dağ gibi gençlerin görünüşleriyle bir tehdit karşısında çok da caydırıcı olacaklarını sanmıyorum. Neticede atomu parçalayan bir medeniyetin çocuklarından söz ediyoruz. Anlamıyorum ki seni, az evvel uzay ve zaman ötesinden dem vururken, birdenbire demagojik avuntularla mutlu olan sığ bir milliyetçiye dönüşüyorsun!”
Anıtkabir maketinin bulunduğu odadan çıkmışlar, karşıya geçmişlerdi. Savaş fotoğraflarına bakmakla meşgul olan hisleri, bu ağır darbelerin tesiriyle sersemleyecekti.
“Neden -senin tabirinle- sığ milliyetçiler bu gibi ayrıntılarla mutlu olabilirken ben olamıyorum! Hem bir kere olsun tadımı kaçırmasan olmaz mıydı? Madem atalarımla ve askerimle övünç duymayacaktım neden beni Anıtkabir’e getirdin ki?”
“Kim olduğumu ve misyonumu unutuyorsun sanırım aziz dostum, doğru çözümlemeyi yaptıktan sonra, bünyenin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi tespitle beraber, Anıtkabir’in yolunu tutmakta yarar gördüm ve kederinden uzaklaşmanı sağladığıma göre, tercihimde yanılmadığıma hak vermelisin; kızmaktansa anlamaya çalışırsan zamanla bana müteşekkir olacağını da sanıyorum, hem mantıksal yaklaşımlarım sana derinlik kazandırdığı ve basit siyasi fikirlere kapılıp gitmeni önlediği için, hem de kişisel yaşamını normale yaklaştırmak adına bunca uğraşımdan ötürü…”
Tuhaf şekilde yine mantığını haklı bulmaya başlamıştı, lakin katı mantıktan yoksun içgüdülerin vatansever eğilimler kazandırdığı fertlere, -sığ da olsalar- saygı duymak gerekirdi. Ulusun uçurumun kenarında olduğu felaket zamanlarında tarihin seyrini değiştiren, aydın tabakanın mantıksal çıkarımlarının ürünü Batı hayranlığı değil, gösterişsiz vatan evlatlarının samimi vatanperâne duyguları olmuştu çünkü.
Aslanlı yolda ağır aksak yürürken, maddi ve manevi koşullar müspet yönde değişmeye başladığı takdirde, bu büyük ulusun nasıl bir ihtişamla dirileceğini tahayyül etmeye ve mazinin altın çağlarını yad etmekle beraber, umduğu gibi ilahi bir uyanış gerçekleşirse, geleceğin nasıl şekilleneceğini zihninde tasarlamaya çalıştığı esnada, bir yandan da hislerinin bakışları iki yandaki aslan heykellerinin üzerinde gezinmekteydi. Lakin kafası bu hülyalarla meşgul olduğundan yahut başka herhangi bir sebepten, heykellerde estetik zevkten başka hiçbir mana, kabre yaraşır hiçbir kadim iz bulamamış, onlara bakarken gördüğü tek şeyin heykel olduğunu farketmişti. İnsanların hızlarını düşürüp başlarını öne eğmeleri maksadıyla -zekice düşünülmüş- beton yolda boşluklar bırakma fikrini takdir etmesine rağmen, mantığının da hemfikir olduğu bu hususta dargındı.
“Bu yolu aslanlar değil kurtlar beklemeliydi!”
“Kesinlikle…”
Cephede ve dünya siyasi sahnesinde üstlendiği rolle, ulusu için çarpışıp yine ulusu için kazandığı görkemli zaferlerinin dışında, kendini unutmuş bir kitleye kim olduğunu hatırlatan müzmin tarih sevdalısı büyük bir adamın ruhani huzuruna yakındılar, gelgelelim kabrinin Türk kültür deryasının esintileriyle bezenmesi gereğinin tüm olağanlığına karşın, kurtlar safdışı bırakılarak, kemikleri sızlatılıyordu. Hislerinin serzenişine sebep olan -önemsiz gibi görünen- bu ayrıntı bile, kendimizi doğru yere koymakta ve kimliğimizi bulmakta nasıl ciddi gaflete düştüğümüzün göstergesiydi. Şartların icabı olarak hayata geçirdiği somut fikirleri, Gazi Paşa’yla müsemma tutulurken, onda görünen tek hakikat -milletine olan sönmez sevdası- gözardı ediliyor; hiçbir zaman anlaşılamayacak olmanın ızdırabıyla, devriminin ruh ve kanla olan ilintisini anlayabilecek, elinde tuttuğu meşaleyle ruhları tutuşturacak nesillerin yetişmesini bekliyordu mezarında; yani aşık olduğu milletinin dirilişini…
“Belki birgün…” diye söylendi hisleri buruk bir ifadeyle. Ardından karşılaştığı manzara karşısında ürpertiyle haykıracaktı. “Harikulade!”
Oldukça yavaş biçimde yürüyüp aslanlı yolu katetmişler, sonundaki alana varmışlar ve oradan da sağ yandaki sinema salonuna dalmışlardı. Burası üç savaşın tasvirinin yapıldığı yerdi; Çanakkale, Sakarya ve Büyük Taarruz… Cenk alanlarından derlenip tasvir edilen seyirlik, salonun ötesine doğru ilerledikçe, bütün savaş alanının içine çekiyordu ikisini de.
“Sahiden! Bu canlandırmayı yapan kimse iyi iş çıkartmış.”
Hisleri -bir yolunu bularak- süngüsünü kuşanıp savaşın ortasına dalmak için çırpınırken, -aynı dürtüyle yanıp tutuşmasına rağmen- mantığı bunun imkansızlığının bilincinde, hislerini dizginlemeye çalışmaktaydı. Yalnızca hayal etmekle yetinmeye mecburdular. Harbin ortasında düşlerlerken kendilerini, kısa şortlu turist kızın, elindeki kitabı karıştırıp notlar aldığını gördüklerinde birbirlerine bakıp güldüler. Zihinlerinden aynı düşünce geçiyordu. Onlar atını şaha kaldırıp kılıcıyla buyruklar yağdıran resimdeki Türk subayıydılar; bu kızcağızsa dışardan gözlemleyip notlar alan bir araştırmacı! Mantalite farkı dedikleri bu olmalıydı. Biz tarihtik, efsaneydik, hakimdik; onlar gözlemci… Ve bir an çattı: Tarihi gözleyenler, yazanların hükümranlığına son verdi. O gün bizler boş boş bakar olduk ve tarihin en uyanık neferleri, birgün sahneden çekiliverdi.
Lakin şekillerin dünya sahnesinden çekilmiş olması, geride izler bırakmadıkları anlamına gelmezdi. Millet ruhunun sirayet ettiği üstün akıllar, -cisimleriyle olmasa bile- eserleriyle savaşı sürdüregelmekteydiler. Orkestra İstiklal Marşı’nı çalarken, mısraların düzenli ordulara dönüşümüne ve akıncılar gibi çılgınca düşmana saldırışına, sükunetle tanıklık etmekteydi hisleri. Her mısra heybetli birer nefer görünümündeydi ve mısraların ölümsüz oldukları dikkat’i nazara alınırsa, Yaradan’ın kutsadığı ulu millet, farkında olmadığı dehşetli bir gücün sahibiydi. Çünkü onların ağıtları, marşları, destanları karakalemle değil kanla yazılagelmişti ve kan, dizelere hayat bahşediyor, onları üçüncü türde semboller arasında varlıklarını koruyan ordulara çeviriyordu. O yüzden ‘öleyazmak’ yalnızca onların lisanında karşılık bulan bir kelimeydi ve üçüncü yaklaşımda ölümüne yazmayı, her adımda ölmeyi temsil ediyordu. Bu yüzden onların bütün şehitlerinin mezartaşlarına ‘Öleyazdılar!” diye işlense kafi ve yerinde olurdu.
“Böyle heybetli ordu, tarihte görülmemiştir!” deyince, mantığı acı acı gülerek hislerine dönmüştü. İtilaf kuvvetlerinin donanmasını göstererek,
“Onlar dönemlerinin en güçlü silahlarına sahipken, bizimkiler çarık giyer, bulguru bulsa sevinirdi. Tamam savaşı kazandık ama hangi heybetten bahsediyorsun?” diye sataşmıştı hislerine.
“Hayır sevgili kardeşim, ordularımızın fukara görüntüsüne rağmen yüreklerindeki heybet ve cesaret yadsınamazdı, ki benim bahsettiğim de o değildi zaten, arştan savaş alanına inen şiir ordularını görmüyor musun?”
Mantığı böyle bir şey görmüyordu elbette, realiteye ve tarihi gerçeklere gayet uygun Çanakkale Savaşı’nın başarılı bir canlandırmasından başka…
“Şiirler savaşmaz aziz dostum!”
“Bu defa da yanılıyorsun, kalem hakiki sahibinin elindeyse, mısralar hayal edebileceğinin çok daha ötesinde kudretli savaşçılara bürünebilirler. Zaman zaman, yeterli ruhsal enerjinin yoğunlaştığı noktalarda görüldükleri de olmuştur. Yazmak için kendilerini fildişi kulelerine hapseden sıradan müelliflerden değil, tarihi yazan o olağandışı varlıktan bahsediyoruz, sözcüklerinin sayfalarda kalacağını mı sanıyordun?”
Kabre yürüyüş içindeki dinamizmi ortaya çıkarmış olacak, oradan oraya gidip geliyor, dikkatini çeken herşeye yoğunlaşıyor, inceliyor, düşünüyor ve düşlüyordu. Şimdi de şiir ordularıyla kafayı bozmuş, mantığını delirtmeye çalışmaktaydı.
“İkimiz de aynı yere baktığımız halde ben senin şiir ordularını göremiyorum. Hem nedir yani, tarih kitabının soyut bir ifade değil de gerçekte var olan bir kitabe olduğunu mu iddia ediyorsun?”
“Aynen öyle…”
“Kim yazıyor bu kitabeyi?”
“Millet… Ki o, tarihin kuytu dehlizlerinden süzülerek kanımıza karışan çok içerde, derinlerde hissedilebilen ruhani bir varlıktır. Bazan en güç zamanlarda masmavi gözleriyle bize gülümseyen, umut saçan bir bozkurttur, bazan kıtalar aşırır bizlere, gün olur siperlerin ardında ayrı fikirleri benimsemiş ama öz evlatları olan erlere aynı türküyü söyletir, geleceğe dair kutlu rüyalarımızı ateşler kimi zaman… Filhakika ne geçmiştir, ne hal, ne de istikbal…”
Mantığı güldü. Bu ortak ruh hezeyanlarını hislerinden daha evvel de işitmişti. Sinema salonundaki gezintilerini tamamladıktan sonra, milli mücadele komutanlarının resimlerinin bulunduğu salona geçtiler. Garip şekilde resimlerde ürkütücü bir atmosfer sezmekteydiler ve bu da komutanların simalarının hırçın kartalları yahut kurtları andırmasından ileri geliyordu; ressam kasti olarak böyle bir eğilim içine girmiş değilse, ancak efsanelerde rastlanılabilecek fizik ötesi varlıklar, milletin talihini değiştirmek amacıyla aynı devri paylaşmak ve kurtuluş savaşını yönetmek üzere seçilmiş olmalıydılar. Başka türlü bir olasılık akıllarına gelmiyordu.
“Tarih kitabı, yüce Türk milletinin hatıralarını taşıyan koca bir manzumeler silsilesidir. Her şiir, kendi sanat örgüsü içinde ayrı varlığa sahip olmakla beraber, aynı ellerle nakşedilegelmiştir kitabeye. Eserlerin kendi çağlarının ve yaratıldıkları koşulların niteliklerini taşıması hiçbir vakit kitabenin bütünlüğünü bozmamış; istiklal harbi kumandanlarının her biri de, kendi manzume parçalarına komuta etmekle vazifelendirilmiş şiir denizinden damlalar olarak üçüncü yaklaşımda yerlerini almışlardır. Kabullenmekte zorlandığını bildiğim için sana anlattıklarımın gerçekliğini ancak delillerle kanıtlayabileceğimin ayrımındayım, o yüzden yeni yazılmış ve içeriğinden müellifin serzeniş içine girdiği anlaşılan, milletin ruhunun devrimizde temas ettiği ürkek, genç bir adamı yazgının parçası haline getiren kitabeden koparılmış bir yaprak göstermek istiyorum.”
“Yanında mı?”
“Evet yanımda.”
Olağan ebatların üzerinde, eski baskı, kenarlarından yırtılıp bütününden ayrıldığı belli olan bir cüz… Yine bir şiir…
“Kitabe, kül’ün şanına yaraşır sayfalar yazılıncaya dek kapatılmış bulunmaktaydı. Uzun süre açılmayınca, milletin öldüğü varsayılarak ölüler tarafından kitabeye el konulmuş, meleklerin korumasına emanet edilmişti. O yüzden bu yeni mısralar, diğerlerinden farklı olarak, bağımsızca şiir denizinde yelken açmaktadırlar; müellifin -millet ruhunun- varlığına muhtaç olmadan… Ancak onları da kitabeye işlemek, bu sayfayı da yazgıyla kaynaştırmak lazımdır. Amaca dahil olmalılar, aksi takdirde karanlığın güçlerince bozguna uğratılır ve şiir denizinde yitip giderler.”
Mantığı şiirin aruzla yazıldığını, ölçüsündeki yer yer pürüzleri hemencecik belirlemiş, bununla birlikte şiiri anlamlı ve hoş bulmuştu. Yapmayı düşündüğü şeyi, bu güzel şiire kıymak istememesine rağmen, kurguladıklarının yalnızca hayalden ibaret olduğunu hislerine gösterebilmek için gerçekleştirmek zorundaydı. Önce aşağılayıcı şekilde, hislerinin özgürce yelken açtığını buyurduğu sahifeyi kağıttan bir gemiye dönüştürdü; sonra “Senin karanlık güçler bu kadar basit birşeyi yapamamış mı?” diyerek, çakmağıyla kağıttan gemiyi tutuşturarak aleve boğdu. Hislerinin tarih kitabının kül’ünün bağımsız bir parçası olduğunu iddia ettiği eski baskı saman kağıt, saniyeler geçmeden küle dönüşecekti.
“Özüne döndü gördün mü? Gayet başarılı şiirlerinden biriydi. Umarım elinde bir nüshası daha vardır.”
Alana çıkmışlar, oradan da Atatürk’ün fotoğraflarının yer aldığı sergiye ilerlemekteydiler. Kendi masallarına tüm içtenliğiyle inanan hislerinde herhangi bir kaygı emaresi bulunmuyor ve bu durum hiç de olağan görünmüyordu.
“Bunu yapmaman konusunda seni uyarmalıydım! Üzgünüm ama biraz canın yanacak…”
“Ne olacak, kağıdı yaktığım için lanetlenecek miyim?”
“Öyle değil… Ne kadar hayalperestsin, bir sayfa yaktın diye heralde lanetlenmeyeceksin.”
“Ben hayalperestim yani?!”
İmayı anlamayacak kadar söylediklerine ve bunların sıradanlığına inanıyor -günlük hayatın monoton seyrinde vukubulan alelade ayrıntılar-; diğer insanlar da bu tip şeyleri yaşar sanıyor ve tüm masumluğu ile başına gelecekler konusunda mantığını aydınlatmak için öngörüsünü dile getirirken oldukça da ciddi görünüyordu.
“Üzerinde vücut bulduğu maddesinin, materyalinin önemi yoktu ki. Onu yakmakla sildiğini mi düşündün? Keşke o kadar kolay olsaydı. Şimdi son temas ettiği cismin üzerinde yine belirecek! Çok kötü, çok… Uzunca da bir şiirdi. Bari bana söyleseydin yakmak istediğini de ben yaksaydım!”
“Endişelenme, hiçbirşey olmayacağını garanti edebilirim.”
Serginin önündeydiler. Fotoğraflardan en ilginç olanı kuşkusuz Atatürk’ün salıncaktaki şu şen görüntüsüydü, böyle ulu bir adamın çocuklaştığı anlardan birinin resmedilmesini hiç de dert etmemesi, çevresinde bütün halkı kenetlemeyi başarmış üstün bir beynin doğallıkla aydınlanması ve sonuçta ortaya çıkan şahane bir kişiliğin tezahürüyle açıklanabilirdi! Mantığı Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğraflarına bakınırken, hisleri -garip şekilde kıpırdanarak- hararetle ceplerinde birşeyler aramaktaydı.
“Ağrı kesici haplarımı her ihtimale karşı yanımda taşırım, umalım da o geldiğinde faydası dokunsun.”
“Sana gerek olmadığını söyledim!”
“Niye kızıyorsun? Onu yakmanı ben söylemedim!”
“Tamam, tamam alınganlık yapma hemen. İçin rahat edecekse içeyim bakalım birini.”
Nihayet mozoledeydiler. Hisleri iç dünyasındaki karmaşanın etkisine kapılıp huzursuzlanmaya başlayınca, hızlarını artırmak zorunda kalmışlar, Atatürk’ün otomobillerinin olduğu kısmı ve Anıtkabir müzesini turlamışlar oradan da son temsilcinin huzuruna varmışlardı. Bir zamanlar kelimelerimiz ve oluk oluk akıttığımız mürekkebimiz vardı bizim, okuma bilmesek de tarih yazmak bizden sorulurdu. Son şanlı destanımız, onun zat’ı şahanesinin aksülamelleri olarak bu yaprakta şekil bulunca adını Kurtuluş savaşı diye sesledik…
Mantığı, eski Türkler gibi yere diz vurarak selamlarken destanı, hisleri ürkek avuçlarını usulca yüzüne sürmüştü duasını tamamladıktan sonra. Lakin göz çeperinde dolaşan o gölge ne zaman simasında belirse, bakışlarını başka yöne çeviriyor ve mantığıysa hangisi daha yıkıcı bilemiyordu, apaçık delice bir kehanetten korunmak için aspirin içmek ya da yine tuhaflaşan -tikleri başgösteren- kan kardeşinin yüzünü yalayıp geçen o derin hüzün… Onu, varlığının derinliklerinde kök salan karmaşık meselelerinden uzaklaştırabilmek gayesiyle Anıtkabir’e getirmişken, sanki biraz rahatlamışlığı maalesef kısa sürmüş, tekrardan vesveseli, hasta ruhlu haline geri dönmüştü ve bu nedenle kendini hüsrana uğramış hissediyordu.
“Şu halini görmektense o deli bakışlarını dikerek anlattığın sürrealist sayıklamalarını dinlemeyi yeğlerdim; o yüzden senden yüzündeki şu ifadeyi kovmanı ve en azından kabir ziyaretimizin atmosferini bozmamanı rica ediyorum.”
“Neyi kovayım?”
“Çehrendeki karanlığı kov! Senin gibi biri, yüzünde gölgelerle dolaşmamalı…”
“Farketmekle gerçekten şaşırttın beni, sanırım aşkın tüm varlığımı ele geçirişini artık gizleyemiyorum, her geçen gün daha da büyüyor durduramadığım bir süratle ve ben ne anlatabiliyorum ne de elimdem bir şey geliyor, her yanda aşkın o efsunkar suretiyle karşılaşırken artık toprağa bakmakla bile sükunet bulamıyorum!”
Aşk acısını bilmemekle beraber sustu bir zaman mantığı…
“Bak ne diyeceğim, birgün hissetmemeyi öğreneceksin! Bunların hepsi geçecek. O gün hislerine -tatlı anılar olarak hatıratında duyup- gülüp geçeceksin. İnan bana, kendine bu kadar dert ettiğinle kalırsın.”
“Anılarım olacak mı benim?”
“Ne o? İntihar etmeye mi karar verdin?”
“Asıl kaygım unutmak olurdu, ölmek değil… Zaten kafamın içerisindeki herşey pamuk ipliğine tutunmuş…”
“Hiç tasalanma o zaman. Beyni böyle sıradışı çalışan biri, olsa olsa dahidir. Belleğinin sana oyunlar oynamasını da buna bağlıyorum, hayallerini bile gerçeğe yakın frekanslarda yeryüzüne indirebiliyorsun. Tekrar söylüyorum bunların hepsi geçecek…”
“İyi bir arkadaşsın! Bunları söylemem yasak ama nasihatlerime kulak vermelisin: Önce parmakların uyuşacak, sonra yavaş yavaş sızıyı hissedeceksin. Bu gece gözlerini kırpma, geleceği anı bekle. Geldiğinde, büyükçe bir kağıdın her yanını güzelce ıslatıp işaret parmağını sayfanın en üstüne koy, şiirin başlayacağı noktaya… Söylediklerimi harfiyen uygularsan şiir, bedenini bırakıp kağıda akacaktır. Sakın uyuma, sakın… Yoksa ağrıdan dolayı sınavlara kadar kendine gelemez ve ders de çalışamazsın. Toparlansan bile ömrün boyunca tüm vücudun şiirin meskeni olur. İyileşmeyen yaralarla yaşamak zorunda kalırsın.”
“Kağıdı niye ıslatıyorum?”
“Çok kan kaybetmeyesin diye, şiirin yüzeye hızla yayılması lazım! Zeytinyağı da kullanabilirsin ama halılarının kirlenmesini istemem. Dağılır sıçrar falan… Su iyidir!”
Mantığı gülümsüyordu.
“Tek gecelik uykusuzluk beni öldürmez! Söz veriyorum, senin hatrın için uyumayacağım bu gece.”
O halde sükunetle eve dönebilirlerdi.
“Şimdi rahatladım, inanmayacaksın diye çok korkmuştum.”
___0___
Mantığı, tatlı düşlere dalmak üzereyken, yüzünde gölgelerle dolaşan biri sokakta fırsat kolluyordu. Tüm dikkatini açık olan üçüncü kattaki pencereye yöneltmiş bakıyor; hamlesini planlamaktan da geri kalmıyordu, iğne yapraklı ağaca tırmanıp oradan balkona atlayabilirse, kenarlardan tutunarak açık olan bu pencereye ulaşabilirdi. En alışılmadık stratejinin hayata geçirilmesi gerekliliği -içindeki şey geldiğini hissetmemeliydi, çünkü farkına varırsa kendini kamufle edecek ve büyük olasılıkla ortaya çıkmak için başka zamanı bekleyecekti ve bu nedenle kurnaz davranmalıydı-, ağaçtan düşme olasılığı karşısında birkaç kemiğinin kırılabileceği riskini görmezden gelmesine yolaçmış, planını zihninde defalarca canlandırmıştı. Evi gözetlediğinin başkaları tarafından farkedilmemesi için öylesine bakıp geçiyormuş gibi yoluna yürüdü önce, çevreyi gözlemledi ve etrafta bir grup ayyaştan başka kimsenin kalmadığını belirledi; bu asalaklar da pencereye tırmandığını görseler bile aldırmazlardı zaten. Sıra, maskesini yüzüne geçirmeye gelmişti, hemen sonra da tereddütsüz stratejisini uygulamaya koymaya…
Ağaca tırmanmakta çok zorlanmamıştı lakin balkonla bulunduğu nokta arasındaki mesafe, planladığından uzak görünüyordu yine de -kırılmış cesaretine rağmen- yolundan dönmemiş, biraz daha yükseğe çıkıp kendini boşluğa bırakmıştı. Paçası budağa takılmamış olsa, belki balkon demirlerini de yakalayacaktı ama ilk hamlede mat olunca çimlerin üstüne yuvarlanmaktan kendini kurtaramamıştı. Neyse ki biraz dizi sancıyor bunun dışında önemli birşeyi yok görünüyordu, öngörüsüne aykırı olarak kemikleri de kırılmamıştı. Velakin beceriksizliği yüzünden o geldiğini sezmiş olmalıydı ve içeriye usta komando birlikleri gibi girmeyi düşünürken, tepetaklak yuvarlanan amatörlüğünü, içerdekinin affetmesini beklemiyordu. Hızla kalkıp apartman girişine koştu. Saniyeler içerisinde çıktığı merdivenler ayakları altında kayıyordu sanki. Daire kapısına vardığında mantığını uyandırmamak için zili çalmamış, bunun yerine kapıya ağır bir tekme indirmiş, büyük gürültüyle yerle bir olan kapının üzerinden sıçrayıp emin adımlarla içeri yürümüştü. Akabinde yatağından kalkmaya bile fırsat bulamayan mantığı pençelerine düşecek ve kolundan kavradığı gibi yere yıkacaktı onu.
“Sana uyumaman gerektiğini söylemiştim!”
Şoka girmiş halde bakınan mantığı, karanlıkta yalnızca maskesini ayırdedebildiği hırçın bir adamı karşısında bulunca dehşetle korkuya kapılmış, söylenmekteydi.
“Beni öldürme, tüm paramı alabilirsin!”
“Işık nerde?”
“Çekyatın arkasında…”
Işıklar yanınca şişen damarları açığa çıkmıştı, korku ya da panikten değil… Hisleri maskesini çıkardığında, rahatlamakla birlikte hummalı bir öfkeye tutulan mantığı bağırıyordu.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun, psikopat gibi kapı kırarak evime girmek de ne oluyor?”
Hisleri mantığına aldırmaksızın, ilk belirtileri yakalayabilmek gayesiyle, kazağını ve atletini üzerinden çıkarmak için çırpınırken, mantığı habire direnmeye çalışmaktaydı. Olacakları sezinlemiş olmasına rağmen hisleri için de daha önce rastlanılmadık olan bu deneyime mantığı da şahitlik etsin düşüncesiyle onu uyandırmış olmak, şimdi pek de doğru bir düşünce değilmiş gibi geliyordu. Ama dönüşü olmayan sürece bir kere kapılınmış, gelgelelim onun gelişi dizginlenemez olmuştu. Rahat dursun diye dirseğini mantığının karnına sertçe gömdü.
“Beni buna mecbur bıraktığın için özür dilemeyeceğim, kendini toparlayıp şu kollarının haline bakarsan kendini ellerime teslim etmekle en doğru şeyi yapacağını anlayacaksın; dua et ki yetiştim, biraz daha geciksem tüm vücudunu saracaktı.”
Mantığı, varolduğu günden beri ilk defa böylesi sıradışı bir olaya -hem de kendi içinde gerçekleşiyordu- tanık olmanın şoku ile ayağa fırladı.
“İçimde bir şey dolaşıyor, nedir bu?”
“Uyumamanı söylerken laf’ı güzaf etmiyordum, sanırım beyin için yeni bir devrin başlayacağı ana tanıklık edeceğiz, yazgı kaderi safdışı bıraktı ve herşey ilelebet onun kontrolüne giriyor.”
“Bunlar gerçek olamaz, bana verdiğin aslında aspirin değildi, o ilaç yüzünden sadece halisünasyon görüyorum hepsi bu, belki de hala uykudayımdır.”
Uykuda olup olmadığını test edebilmek için balkona yürüdü; hisleri, mantığının aşağı atlamayı tasarladığını derhal kavrayarak mantığının üzerine atılacak, alt alta üst üste öldüresiye kavgaya tutuşacaklardı ama bununla vakit kaybediyorlardı ve döğüşün kısa zamanda neticelenmesi icap ediyordu. Mantığı olanları kabullenmekte zorluk çektiğinden gücünü yitirmiş, hisleri ise değişime ayak uydurmanın gereğine inanmakla beyinde vukubulan yenilikten şimdilik pek etkilenmemiş, daha kuvvetli olduğundan mantığını kavganın sonunda mağlup etmeyi başarmıştı. Ama mantığını, süreç boyunca ayakta tutmalıydı çünkü beynin tüm unsurlarıyla devrimine hazırlanabilmesi için onun da görmesi gerekiyordu. Bu nedenle mantığını hırpalamakla yetinmedi, banyoya sürükleyip elbiseleriyle birlikte suyun altına soktu.
Bu esnada aşkla kararmış kalbinden pompalanan kan hüzmeleri, beyne kadar vararak onu karanlıkla yıkarken, olağandışı bir varlık bilinçaltından uyandı; İntibahını henüz kirletilmemiş olan, içinde tertemiz idealler barındıran birkaç damla kanın sele karışıp karanlık ormandan kaçmalarına ve bilinçaltına vararak kırmızı bir güle dönüşmelerine borçluydu. Etkisini hemencecik göstermiş, hücreleri -ulaşabildiği kadarını hakimiyeti altına alarak- arındırmış ve gelişini derhal dizelerle müjdelemek için hislerini ve mantığını zorlamaya başlamıştı.
“Toparlan dedim sana, stres seni öldürür, sakinleşip gevşemeye çalış, çıkış yolunu bulacağız.”
“Yorgunluk… Çok halsizim.”
Nöbet geçirmeden önce son sözleri bunlar oldu. Damarları kasılıp titriyor, faltaşı gibi açılan gözleri dehşetle duvara bakıyordu. Sonra aniden ayağa kalkıp çıldırmış gibi salona koştu. Deli gibi dönüyordu evin içinde. Gırtlağından boğuk hırıldama sesleri gelene kadar durmamış, sonra ağzından köpükler çıkararak yere yığılmıştı.
“Ben hemen geliyorum, biraz daha dayanıp sabretmelisin!”
Çekyatın ötesinde, sınav döneminden kalma ders kitaplarının içi boş kağıt kaynıyordu ama hiçbiri işe yaramaz, suda erir giderlerdi. Hemen diğer odaya geçti. Kitaplıktaki büyükçe karton kapağı kaptığı gibi çeşmeye koştu. Baştan aşağı suya buladığı kartonu, duasını üfleyerek ağır adımlarla mantığına taşırken az önceki telaşından ariydi artık. Şimdi maddeye, hıza değil manaya öncelik vermek ve dualarına cevap almak için yalvarmak zamanıydı. Başka çare yok… İradesine bağlı yapabileceği herşeyi yapmıştı. Kıpırdayacak hali kalmayan mantığı, hala şeytan görmüş gibi duvara bakıyordu.
“Biraz hareket, bunu sana ben yaptıramam. Anlattığım gibi parmağını şiirin başlayacağı noktaya koy!”
Onu duymuyordu bile. Hisleri, yarı baygın olan kardeşinin yüzüne okkalı bir tokat patlattı.
“Dediğimi yap, yalnızca bedenini mekan edinecek diye düşünüyordum ama vücudun ona direniyor. Böyle giderse ölmen kaçınılmaz. Bir damla irade… Parmağını kartona dokunduracaksın o kadar.”
Hala tek kıpırtı yok… Tüm sorumluluğu üstlenerek mantığının hareketsiz elini pençeleri arasına aldı. İşaret parmağını kartona yaklaştırırken ne olacağını kendisi de kestiremiyordu. İlkin hiçbir etki başgöstermedi, tam ümidini kesiyorken kendi elinde de iğne ucu batmış gibi bir sızı duydu. Geliyordu kan! Parmak ucundan damlayan kırmızı, önce lekelere sonra kelimelere dönüşecekti.
İmdi geçmiş kah gelendir, halkın oldur târifi,
İş demek, ekmek demektir böyle bildik maarifi.
Şehvetin meftûnu olduk, gâye midemdir bugün,
Köşe dönmek, yağlı kuyruk gönle dîdemdir bugün.
Anladım rûhum, hayâlim, milletim şol göktedir…
Devr’i âhir Mehdi bekler, azmi bilmez neslimiz,
Garbe hayran şi’ri geçtim nazmı bilmez neslimiz.
Cümleler küskün dilimden çıkmaz olsun âsiyim!
Sustum artık hiç konuşmam huysuzum hem aksiyim.
Kükreyen çok, gürleyen çok, Mustafa’m çün göktedir…
Erişilmez, kimse bilmez gayba uçtun sen yiğit,
Allah Allah! seslerinden bir bozkurttun sen yiğit.
Döktüğün kan sanma boştur, bayrağımsın. Portreni,
Kendi destânınla yaptın, kanla çizdin çehreni!
Süzülen kartal mı sandın bak şehîdim göktedir…
Devletim tâviz verirken namlu doğrultur çakal,
Bu ne haldir ya Rabb ölsem gam mı bir candır çek al!
Durmasın lâkin dirilsin küllerinden milletim,
Gün bugündür bir sedâ ver dünlerinden milletim.
Mâziden çarpan ilâhi bir ritmdir, göktedir…
Nice canlar çaldı bizden arza serpilmiş mayın,
Yere batsın güttüğün kin, katli vacipsin hayın!
İntikam ruhumda pusmuş, gafletin son bulsa da,
Son hıyanet korkusundan saklanıp kaybolsa da…
Öfkemiz kızgın güneştir, yıldırımdır, göktedir…
Elde kalmış bir kızıl düş, şol rüyâlar hırsızı,
Çaladursun gönlümüzden solmayan sevdâmızı.
Güç Dağı’ndan bir kıvılcım sıçrayıp güller yansın,
Izdırabından şu dağlar, harda kandiller yansın.
Gayrı yansın artık, emreyler hilâlim göktedir…
Kan sızarken dişlerinden fikri ilmin nâfile,
Birleşik Dünya ütopyan sahte, filmin nâfile.
Şeytanın lâin yüzünden yansımıştır sûretin,
Merhamet bilmez bir idrak, korku salmak kudretin.
Güç meleklerden kurulmuş bir tümendir, göktedir…
Doğup Altaylar’da kızgın çölde sürdüm atımı,
Dört duvar yetmezdi zâhir, arşa kurdum çatımı.
Ziynetim yıldız, güneş, ay gayrı zümrüt’ neylesin,
Asya’nın dev kavm’i Turan kavgasın sahneylesin.
Bir çınardan dinlemiştim Kızılelmam göktedir…
İmdi geçmiş kah gelendir, halkın oldur târifi,
İş demek, ekmek demektir böyle bildik maarifi.
Şehvetin meftûnu olduk, gâye midemdir bugün,
Köşe dönmek, yağlı kuyruk gönle dîdemdir bugün.
Anladım rûhum, hayâlim, milletim şol göktedir,
Dahi istiklâlim arştır “İSTİKBAL GÖKLERDEDİR!”…
Gayba karışmasına ramak kalmışken son anda kurtardığı mantığını yatağına taşıyıp, kartonu da alarak orayı terketti. Evi biraz kirletmiş, kapıyı da kırmıştı ama huzur içerisindeydi. Ertesi gün hiçbirşey hatırlamayacaktı mantığı. Şiirse çoktan gayba yelken açmış, kitabede yer bulacağı günü bekliyordu.






















Son Yorumlar