Her Yerde Ben (!)
Eyl 3, 2010 at 20:29 Kategori: Deneme Yazan: Omer Faruk Husmullu

Aynanın soluk görüntüsünde aradığım ben… Yeşeren otlarla birlikte tarlalarda yetişen ben… Bazen bir ağaç, bazen bir hayvan kılığına girerek tüm evrene sahip olmaya çalışan ben… Kan deryasını su niyetine içen, çelik yığınları arasında can veren, görünmeyen varlıkların peşinde kendisini arayan ben…Var olduğu halde yok olmayı isteyen, olumsuz işlerin peşinde durmadan koşan, doyurulmamış güdülerin esiri olan, et ve kemik yığını ben… Ayinlerde kendinden geçen, dinler aracılığıyla kurtuluş yolunu arayan, bir gün ansızın öteki dünyaya göç eden, kendi kendini kemiren ben… Ağlayan, gülen, ıstırap çeken, başını gövdesinden ayrı düşünen, toprağın özü, doğanın ta kendisi ben… Ama belki de sadece ben değil, beklide sen… Evet aynı şey sen ve yine de sen… Yasakların damgaladığı sen ve ben…
Yasaklar senin ve benim mayam. Mutlu olmak, sevinmek, gülmek, yaşamak istemek, huzur duymak, güzel olan şeylerden yararlanmak, yaşamdan zevk almak… Yasaaak…
Üzülmek, acı çekmek, huzursuz olmak, pişmanlık duymak, sürünmek ve de ölmek… Serbeeest…
**
Bilinmeyen bir dünyanın Tanrısının gölgesinin sırtında bir kambur varmış. Kendi kamburunun acısını kullarından çıkarmak isteyen Tanrının gölgesi, bir gün uçsuz bucaksız evrende dolaşırken bu dünyaya uğramak aklına gelmiş. Bir de bakmış ki kendisine en çok benzeyen yaratıklar burada var ve hatta bazılarının kendisine tıpatıp benzediğini bile sanmış. Ama bu yaratıklar vahşi oldukları gibi çok da mutluymuşlar. Hayvan etlerini çiğ çiğ yeyip, çırıl çıplak dolaşıyorlarmış. Birbirleriyle yegane haberleşme araçları ise elleriymiş. Az, fakat öz haberleşiyorlarmış. Bazen daha doğrusu binde bir tehlikeli bir hayvan görürlerse ses çıkararak yani bağırarak yerini elleriyle gösterirlermiş. Birbirlerinin ne yaptıklarını merak etmezler, birbirlerini herhangi bir nedenden dolayı öldürmezlermiş. Amaçları yaşamak için yemek ve öldürmekmiş, ama sadece hayvanları…
Tanrının gölgesi bir bakmış ki bu yaratıklar sadece şekil olarak kendisine benziyor. ”Olmadı!” demiş. Bunların ne bir şikayetleri, ne birbirleriyle mücadeleleri bulunmadığını, görünce kötülük dolu değneğini bu dünyaya doğru savurup gitmiş. Kötülük değneği bu yaratıklara dil vermiş, zeka vermiş. Konuşanlar başlamış dedikoduya, münakaşaya; zekası olanlar başlamışlar her şeyi kendileri için istemeye.
Tanrının gölgesinin bir gün gene dünyaya yolu düşmüş. “Bir bakayım ne değişti görmeyeli” demiş. Bakmış ki istediği olmamış. Hani bunlar birbirlerini yemiyorlar, birbirlerini boğazlamıyorlar? Savurmuş ikinci kötülük değneğini de. Bu değnek sadece ihtiras vermiş insanlara. Bundan sonra da kavgalar, savaşlar ve doğal olarak da ölümler başlamış. Rivayete göre, bu değneklerden birisi yani ilki hâlâ okyanusun dibinde çakılı bir vaziyette duruyormuş, ikincisi ise insanlar tarafından öyle küçük parçalara ayrılmış ki, bir daha onu ne gören ne de bilen olmuş.
Kim bilir, belki de ikinci değnek benim… Belki de sensin…






















“…Ama belki de sadece ben değil, beklide sen… Evet aynı şey sen ve yine de sen… Yasakların damgaladığı sen ve ben…
Yasaklar senin ve benim mayam. Mutlu olmak, sevinmek, gülmek, yaşamak istemek, huzur duymak, güzel olan şeylerden yararlanmak, yaşamdan zevk almak… Yasaaak…
Üzülmek, acı çekmek, huzursuz olmak, pişmanlık duymak, sürünmek ve de ölmek… Serbeeest…”
***
Değerli Ömer Faruk Hüsmüllü,
Doğruları yazan kaleminizi kutlarım.
Kutlamaktan öte avuçlarım acıyana kadar alkışlarım sizi.
Yasaklar…
Evet, bu sözcüğe bir çelme atıp düşürelim mi sizinle?
Neden yasaklar konmuş?
Tüm canlıların içinde aklı-fikri-düşüncesi olan insana neden yasaklar konmuş?
Yasak, sözcüğünün kaynağı neresi?
Buldum…Buldum…Buldum…
Cennet!
Evet, ilk yasak orada Hz. Adem’e ve Hz. Havva Anamıza değil miydi?
Hani yasak meyveyi yedikleri için cennetten kovulmadılar mı?
Sonra, ya sonra bu yasak sözcüğü biz insanlara miras kaldı.
Yasak, denildi mi, anında içgüdülerimizden “merak” sözcüğünü tetikliyor ve bir mıknatıs gibi aklımızın duvarlarına yapışmasını sağlıyoruz.
Oysa doğa tam bir ahenk içinde…
Hayvanlara bakıyoruz, onlara yasak yok…
Güçlü olana saygı var ve sınırlar aşılmıyor.
Nice medeniyetlerin üzerleri toprakla örtülmüş, hala “yasaklar” ile baş-başayız.
Neden?
Oysa bir Japon’a bu sözcük öğretilmiyor. Nasıl mı?
Japon Kültüründe şöyle bir kural var; örnek verilecek olursa, bir sigara içilmemesi gereken ortamda “kül tabağı” olmaması gerekirken, japonya’da kül tabağı konur ama üzerinde de şu yazı yazılmıştır:
“Sigaranızı burada söndürebilirsiniz.”
Düşünün bir; siz elinizde sigara ile kalabalık salona giriyorsunuz, herkes sizi izliyor, siz külünüzü silkelemek için bir tabaka ararken o yazıya tesadüf ediyorsunuz. Peki hala içebilir misiniz o sigarayı?
Sanmam. Çünkü yasak yoktur. Burada sizin iradeniz vardır. Seçim vardır. İşte, insanın doğası gereği bir “uyum” yasası, zaten vardır.
Sevgili Ömer Hüsmüllü,
Yazınızın başında da belirttiğiniz gibi, insan en olumsuz düşüncelere sahiplenip, acıya doğru yelken açarken, neden olumlu ve huzur verebilecek düşüncelerden ıraklaşıp, sevgiye yüreğinde yer açmaz.
Kendimizi sınırlamadan, doğanın kurallarını-uyumunu bozmadan, kendimize ve diğerlerimize saygımızı-sevgimizi koruyarak uygulamak varken, yasaklara yaşamımızda yer vermek neden olsun…
Algısı dar, aklını kullanamayan, iradesi zayıf, sığ düşünce kalıplarından kendine şablon çizenlere yasaklarla bir yönetim yerine eğitimle yasakların aşılacağı gün gibi aşikardır. Sonuç itibariyle, bu saydığımız kalıplara uymayan insanlara, tüm ruhunda sevgi besleyen ve barındıranlara, paylaşanlara, varlıklarıyla her zaman mutluluk bulaştıran insanların beyinlerinde-yüreklerinde “yasaklara” geçit verilmez.
Hani bir söz vardır:
“Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkartır” diye…
Ben değil de BİZ olabilmek asıl olan, değil mi?
Değerli yazarım,
Düşündüren, tebessüm ettiren gerçekleri aktaran kaleminize sonsuz teşekkürler.
Kaleminiz daim olsun.
Sevgi ve ışıkla