Öcalan’la “diyalog” Şerefi ve Riski Kime Ait?
Ağu 27, 2010 at 20:30 Kategori: Makale Yazan: Nazim Guvenc
Kritik referandum tarihine az bir süre kala Kürt kökenli seçmenlerin oylarının rengi konusunda PKK’nın pazarlık için AKP’yi sıkıştıracağı belliydi. Hattâ terörist saldırılarını sırf bu nedenle arttırdıkları da açıktır. Çünkü herkes çok iyi bilmektedir ki bu saldırıların sürmesi, şehit cenazelerinin tırmanması AKP’ye referandumda ve genel seçimde ciddi oy kaybı olarak geri dönecektir. Bu noktada, “PKK ile Ergenekon işbirliği yapıyor; CHP, MHP, PKK aynı safta hükümete saldırıyor” şeklinde gerek AKP üst yönetiminin, gerekse yandaş / yalaka medya organlarının kamuoyuna telkin ettikleri iddia kimseye inandırıcı gelmemiştir. Tersine Hayır oylarının önde gittiği gözlemi doğrudan AKP tarafından yaptırılan ve hükümete de iletilen anket sonuçları ile saptanınca AKP ilkin devreye Barzani yönetimini sokmuş ve Kandil’deki PKK elebaşılarını en azından eylemleri bir süreliğine askıya almaları için ikna etmesini talep etmiştir. Benzeri telkinler içeride de BDP çevrelerine yöneltilmiştir. Aldığı yanıtlarda her seferinde “son karar mercii olarak İmralı’daki PKK elebaşısı” gösterilmiştir.
“Şehit kanları, anaların göz yaşları”: PKK için, Hükümet üzerinde baskı ve şantaj aracıdır. Keza Hükümet için de kamuoyunu PKK ile “barış” yapmaya ikna etmekte kullandığı gerekçedir. “Barış”ın karşılıklı taraflar arasında olması, bir taraf saldırmak, savaşı sürdürmek istedikçe tek taraflı bir barış olamayacağı kıt zekâlı birinin bile kavrayabileceği bir olgudur.
İmralı’da PKK elebaşısı ile T.C. Devleti’nin bir yetkilisinin “temas kurması” veya “diyalog içine girmesi” işte bu “barış” sürecinin “ön-hazırlığı”dır. Devleti temsilen MİT Başkanının devrede olması PKK elebaşısı tarafından kabul görmemiştir, “yeterli” bulunmamıştır. “Oyalama / kandırma girişimi” olarak nitelenmiş ve daha üst düzeyde, “istihbaratçı değil”, kamusal olarak görevinin “siyasal” bir yanı da bulunan bir devlet görevlisi istenmiştir. Bunun üzerine, duyumlara göre ve ilk kez Bizim Anadolu’da işaret edildiği üzere, İmralı’da PKK elebaşısı ile Başbakanlık Müsteşarı “diyalog” kurmuştur.
Başbakan değil, o’nun devlet aygıtındaki 1 numaralı kolu olan Müsteşarı Efkan Ala PKK elebaşısı ile “temas kurmuştur”. Burada aydınlatılmaya muhtaç olan noktalar vardır:
· “Başbakanlık müsteşarı” Efgan Ala, devlet aygıtı hiyerarşisinde en tepedeki devlet memuru konumundadır. Hükümetten bağımsız mıdır, en azından özerk midir? Hükümetten habersiz olarak mı PKK elebaşısı ile diyalog kurmuştur? Arkasında siyasal irade yok mudur?
· Başvekilin “Siyasi iktidar olarak hiçbir zaman terör örgütü ve temsilcileri ile asla masaya oturup görüşme yapmayız; (…) siyasi iradenin masaya oturduğunu söylemek –ağır konuştum ama yine söyleyeceğim- şerefsizliktir” demesi, “o şeref veya şerefsizlik” (nasıl nitelerseniz) “devlete aittir; beni, hükümetimi bağlamaz” mı demektir?
· Eğer bu anlama geliyorsa, PKK elebaşısı “enayi” midir? Başvekilin kurnazca oyununa mı gelmiştir? Yok bu anlama gelmiyor da, Başvekil sorumluluğu üstlenmek istemiyor ve “şerefsizliği” hükümetinin dışında bürokrasinin, “devlet”in kurumlarının (başbakanlık müsteşarlığı veya istihbaratın) sırtına mı yıkmak istemektedir?
· Yoksa İmralı’daki PKK elebaşısı ile” bazı temaslar [başvekilin kullandığı ifade], “diyalog” [başvekilin siyasal danışmanının kullandığı ifade] 2011’deki genel seçimden sonra “kesinlikle yepyeni bir anayasa” vaadi bağlamında genel bir uzlaşma arayışı,“bir çözüm yolu açmak için” [Başvekin kullandığı ifade] midir?
· O halde bu acele neden? Yoksa bu “diyalog” tam da şimdilerde PKK elebaşısına bugünden gerek kendisi ile ilgili, gerekse “demokratik özerklik” talepleri çerçevesinde birtakım vaatler karşılığında Referandum’da Evet desteği almak için midir? Ortada bir al – ver diyaloğu mu vardır? PKK, bugün vereceği Evet oyları ile yarın güneydoğu’da “demokratik özerklik” ve bütün ülkede “etnik kimlik düzleminde ortaklık” mı alacaktır?
Başvekilin bu konuda anlaşılır nedenlerle bir söylediği bir söylediğini tutmamaktadır! TV’de Ali Kırca’ya “Biz yapmıyoruz, devlet yapıyor; şerefsizler bizim sırtımıza yıkıyor” diye konuşurken (23.08.2010 Shov TV; 24.08.2010 Haber Türk); Taraf gazetesinin muhabiri R. O. Kütahyalı’nın “Devlet bizimle görüşüyor söylemleri Hayır oylarını artırmak için mi kurgulandı diyorsunuz” sorusuna da “Evet, aynen öyle!” diye yanıt veriyor! (24.08.2010)
Karayılan yalan mı söyledi? İmralı ile “temaslar” olmadı mı? Cumhur reisi “devlet müzakere etmez, kurumları vardır, onlar gerekeni yaparlar” derken; sonra bizzat kendisi bunu teyit eden ifadeler kullanırken ne demiş oluyor?
Uzatmayalım. Ortada buz gibi bir pazarlık ve “takas işlemi” vardır. Yoksa bu riskli görüşme neden tam da referandum öncesinde yapılsın? Şimdi yapıldı çünkü finans piyasalarının deyimiyle “forward” [vade] düzleminde değer takası, “geleceğe satış” vardır. AKP tarafı adına pazarlığı yürütmekle görevli “devlet görevlisi” (Başbakanlık müsteşarı veya MİT Başkanı), 12 Eylül’de alacağı Evet oyları karşılığında, en geç 2012’de “demokratik çözüm” vaadini takas etmiştir. Devletin kurumu, görevlisi bu işte sadece İktidar’ın komisyoncusu işlevini görmektedir ve bu taraf adına “takas”ın getirisi de / zararı da aslında Hükümetin, dolayısıyla AKP’nin hanesine yazılacaktır.
Elbette PKK elebaşısı da riske girmiştir. Ama çok daha hesaplı bir risktir. Evet oylarının çoğunluğu almasının AKP’nin önünü büsbütün açacağını; Hayır oylarının ise PKK’nın yolunu daha engebeli kılacağını iyi bilmektedir. Bununla birlikte, terörü kullanarak AKP’ye kendisi ile şimdiden uzlaşmaya koyulmayı ve kendisini fiilen muhatap almakta devleti en üst düzeyde devreye sokmayı dayatabilmiştir.
Bunun belirtileri PKK elebaşısının “geçmişte çok kandırıldık; bizimle devlet [istihbarat örgütleri, asker dahil] şimdiye dek çok temas kurdu ama hep vaatlerle uyutulduk; artık yeter, bir kez daha kandırılmak istemiyoruz. Onun için en üst düzeyde muhatap isterim, güvence isterim” diye ısrar etmesinde ve daha önce “ben aradan çekiliyorum, terörle sizi baş baş başa bırakıyorum, Kandil’dekilerle mi görüşürsünüz, ne yaparsınız ben karışmam” şeklindeki restinden dönmeyi kabul etmesinde rahatça görülür.
Evet, devlet kurumlarının çeşitli düzeylerde görevlileri daha önceleri de PKK elebaşısı da dahil bazı teröristlerle temas kurmuşlar, görüşmüşlerdir. Bu olağandır. Tüm devletler yapar. İkinci Dünya Savaşı’nın en kanlı günlerinde bile İngiltere ile Almanya arasında savaşı bitirme konusunda gizli müzakereler yürütüldüğü, pazarlıklar yapıldığı bilinmektedir. Zaten savaş ertesinde bu resmen açıklanmış, görüşmelerin içyüzü, nasıl geçtiği vs. bizzat tarafların ağzından anlatılmıştır, yazılmıştır. Bizim olayımızda, şimdi “yeni” olan şudur:
Acı ama gerçek, bu kez güya T.C. devletini temsil eden görevli zayıf konumdadır; asıl talep ondan gelmektedir. PKK yâni Kürtçülerin terörle, savaşla dayattıkları üzerinden T.C. devletinin bir görevlisi (hem de PKK elebaşısının daha aşağısını kabul etmem dediği bir görevlisi; kişisel kanaatim o ki bu kez geçmişteki gibi MİT Başkanı değil; konumu daha üst düzeyde biri) bu kez “terörü kesin, barış yapalım; ama bunun için önce Referandum’la önümüzü açmamız gerekiyor. Ordunun işini bitirdik sayılır; sırada Anayasa Mahkemesi var; yepyeni bir Anayasa yapacağız, hemen hemen tam sizin istediğiniz gibi. En azından onun yolunu gepgeniş açacak bir anayasa diye vaatler sıralamıştır.
Buna “barış” denmez “teslimiyet” denir. Gerçi, bunun “şerefi”ni Başvekil 2011’den sonra üstlenmek niyetindedir yani “barış” dedikleri şey Anayasayı baştan başa değiştirerek Türk ulus-devletini bozmak, Türk ulusunu çift kimlikli bir yapıya dönüştürmek vs. 13 Eylül 2010’da Referandumun sonucuna göre (Evet’ler çoğunluk olursa) hayata geçirilmeye kaldığı yerden devam edilecek bir süreç olacaktır ve bu anlamda PKK elebaşısı da Hayır’lar çoğunluk olursa hayal kırıklığı yaşamak riski ile karşı karşıyadır. Ama onunki hayli mütevazi bir risktir kaybedeceği zaten fazla bir şey yok. Nasılsa o savaşı sürdürmeyi göze almış durumda. Teslim olmak için can atan, T.C.’ni başkalaştırmak, “barış” diye diye, “demokrasi” diye diye ulus-devleti ayrıştırmak için sabırsızlanan ne yazık ki AKP tarafı.
Referandum’un içeriğindeki maddeleri çok aşan ve doğrudan Türk ulusunun, Türk ulus-devletinin geleceğini tehdit eden, tehlikeye atan yanı budur. Evetler çoğunluk olursa AKP’nin Türkiye’yi sokacağı yolun böyle bir yol oluşudur. Ne yazık ki Hayır diyenlerden MHP buna dikkati çekse de gereken ağırlığı koyamıyor; büyük bir enerjiyle Hayır kampanyası yürüten CHP (Kılıçdaroğlu) ise bu tehlikeyi yeterince işlemiyor, Erdoğan’la ‘onun istediği tarzda ve zeminde çene yarıştırıyor ve çok gerekli olmakla birlikte ekonomiye (üstelik o da 1970 model bir Ecevit popülizmi ile) odaklanmakla yetiniyor.
Bu gidiş, referandum sandığından ne sonuç çıkarsa çıksın, Türkiye için hiç iyiye gidiş değil ne yazık ki. Çünkü olay, tehlike “stratejik” boyutta. Referandum ise önemli de olsa “taktik” bir çarpışma. AKP Genel Başkanı kendi açısından haklı olarak işin stratejik yanını, gizini, önemini gizlemeye çalışıyor, inkâr ediyor. CHP Genel Başkanı ise çok stratejik bir değerlendirme yanlışıyla işin bu yanını, bu boyutunu hemen hiç konu etmiyor!!
NAZIM GÜVENÇ






















Son Yorumlar