Lânet
Ağu 28, 2010 at 20:11 Kategori: Deneme Yazan: Omer Faruk Husmullu

Zaman öylesine sonsuza uzanmış ki… Ruhların sohbetinin anlamsızlığını bize iletemeyecek kadar! Boşluğun başlangıç ve bitiş noktalarını aramak ve merak etmek neden? Varolandan gayrisi yalan değil mi bu dünyada? Hep yokluk, hep yokluk, arayış arayış, bulamamak, ümitsizlik zevk veren yegane işkence oldu artık.
**
Ilık ve sessiz bir rüzgarı severiz. Ağacın ilettiği kokuyu duymak isteriz. Sevmek sevilmek isteriz. Ölesiye sever, öldüresiye seviliriz. Kanımız akmadan bilemeyiz tatlı hayatın kıymetini, biz nedense hep saçmalıklarla uğraşır, saçmalayanları tutarız. Sanki tek kurtuluş yolu o saçmalıkmış gibi, kaçmak isteriz her gerçek olandan. Yalan da olsa hoşlanırız güzel ve sahte sözden. Okşar adeta bir anne sevgisiyle bizi bu yalanlar… İftiradır en çok korktuğumuz, ama aslında biliriz ki odur gerçeğe en yakın olan. O kadar kirli ve bulaşıksızdır ki atılan çamur kirletemez bizi. Sapıkça emellerimizi yönelttiğimiz dünün sevgilisi bugünün oyuncağı olan tapılan tanrıçalar da yoktur artık. Biraz biz, biraz o yemiş bitirmişizdir onu… İyiye doğru yürürken aklımızda, daha önceleri olmayan kötülükler vardır. Başka türlü olamaz, çünkü değişmez kaderimizdir bu davranışın çizgisinde oynayan…
Ohhh… Ne güzel… Silinsin dünya uzaydan, yok olsun tüm insanlar yeryüzünden. Onları, o iğrenç varlıkları düşünmeyelim artık. Biz ayrıyız onlardan, başka başka dünyalarda yaşıyoruz çünkü. Giremezler oraya hiçbir zaman, yaklaşamazlar bize tanrı korkusuyla.
Ah sevgili dünyamız, sana basacak o çirkin ve kirli ayaklardan seni koruyabildiğimiz için ne kadar mutluyuz bilemezsin.. Senin yaratıkların seninle kaynaşmış, seninle bütünleşmiş… Bu yaşantı öylesine mutlu ediyor ki onları… Sana hayal diyorlar, çirkef diyorlar, yok olmuşların dünyası diyorlar, zevklerin fuhuş evi diyorlar, anormallerin yuvası diyorlar, diyorlar diyorlar, diyorlar… Varsın canları ne isterse desinler, bizimsin ya, beraberiz ya, sende yok olmamız bile yeniden var olmak ya….
**
Yolunu kaybeden yabancı yolcu!.. Buraya ayak basma! Çek git buradan! Biz kaybolmuşları aramak çabası boşuna. O kadar derindeyiz ki çıkmamız imkânsız. Siz insanoğlunun bize yapabileceği tek şey var: Bizi daha da derine gömmek… Acaba bu iyiliği de bizden esirgeyecek misiniz?…
Düşmek isteyeni tutmamalı, yuvarlanışını zevkle seyretmeli. Bu düşüş verecektir ona tadamadığı mutluluğun kendisini.
**
Yerin mavi, gökyüzünün yeşil olduğu bir gün buluştular, bir deniz kenarında…O kadar mutluydular ki yaşayıp yaşamadıklarından şüpheye düşüyorlardı zaman zaman. Artık dünyanın ters döndüğünü biliyorlardı. Ters dönen dünyanın altında sürdükleri yaşantı sarmıştı tüm benliklerini. Kırmızılı, morlu, sarılı şekiller geçiyordu gözlerinin önünden rengarenk. Ters uçan bir kelebek, ters yürüyen bir karınca ve yine ters düşen bir ağaç yaprağının çıkardığı ses korkutuyordu onları. Büyülü anı bozmamak için saatlerce susarak zaman denen meşumu unutmak istiyorlardı adeta. Katı ve zalim zamanı “bir lâhza” durdurmak için yalvaran şairin sesi olmasaydı kulaklarında, belki de inanacaklardı durduğuna. Boş bir yalvarışın sahibi olmak isterdi onlar da. Hatta haykırmak da isterlerdi, ama bu uğraşı neyi değiştirirdi ki? Geçecekti ister istemez inadına eskisinden daha hızlı! Korkunç iskeletlerin yaratıcısı kime acımıştı ki onlara da acısındı? Buruş buruş yüzler, derilerini atmış kemik yığınları, doğanın önce verdiği sonra da aldığı güzellikler… Aldatış, aldatış, bilerek aldatılış…
**
Ruhumun aynasında yıllarca taradığın şu salkım saçak saçlarına bir bak neler göreceksin? Unutturup, hatırlatmaktan korktuğun her şey onların arasına gizlenmiş yatıyor. Korkmadan bakabilecek gücü bulabiliyor musun kendinde? Korkman için bir sebep yok değil mi? Evet hiç bir sebep yok, ama yine de korkuyorsun! Yakışmıyor sana korkmak, cesaretindi hayranlığımı kazanan. Alenen yaptıklarındı seni bana sevdiren ve bağlayan. Oysa sen şimdi yaptıklarından korkuyor ve hatta onlara bakmak cesaretini bile gösteremiyorsun. Benin hayatımı sana vermediğim için kızardın bana. Özgür olmak istediğini söylerdin daima. Sıkıldığın, bunaldığın bu yaşantının artık bitmesini arzuluyordun. Bak işte bitti! Dilediğin her şey senin oldu. Mezara götürülen kötülüklerden kurtuldun ve hatta “alçak” damgasını vurduğun mezar taşının dibinde, ağlayıp ağlamama özgürlüğünü de elde ettin. Anlayamadım bir türlü daha önceki davranışlarına ters düşen hareketlerde neden ısrar ettiğini…
Zannetme ki seni alkışlayan, seni takdir eden var. Affetmiştim halbuki ben seni toprağın altına girmeden çok önce! Sana minnettardım yaptıklarından ötürü. Bir kötülüğün dokunmadı bana, aksine çok büyük iyiliklerin oldu. Sen olmasan bu yok oluşu bile kabul edemezdim. Sayende öğrendiklerimi de hiçbir kitap öğretemezdi bana. Hem biliyor musun seni çok da seviyordum? Simdi ise korkarak gelmeni istemiyorum bana…






















ooffffff ki of
karamsardı bakışınız
herşeye rağmen
hayat tahta köprülerini acımasız kıcırtatır
teşekkürler sevgi selamlar
ışığınız sönmesin
Gülay hanım yorumunuz için teşekkürler.
Haklısınız oldukça karamsar bir deneme, ama hayatta maalesef “iyi”nin yanında “kötü” de var. Gönül arzu eder ki her şey iyi ve güzel olsun, ancak şartlar maalesef buna imkan tanımayabilir.
Tüm anlarınızda güzelliklerin sizinle beraber olması dileğiyle…
Saygılarımla.
Değerli Ömer Faruk HÜSMÜLLÜ, böyle bir yerden bakınca yaşama ve ölüme / iyiye ve kötüye (bu yanlış oldu felsefeme uygun bir düzenleme yapıyorum) iyi yanlarını geliştirenlere, kötü yanlarını törpüleyemeyenlere çekilmez olurdu hayat… Akıl ve ruh sağlığımı koruyabilmek adına kutluyor, yine de korkularımızdan arınabildiğimiz güzel bir hayat diliyorum…
Çok saygım selamlarımla…
Ruhumun aynasında yıllarca taradığın şu salkım saçak saçlarına bir bak neler göreceksin? Unutturup, hatırlatmaktan korktuğun her şey onların arasına gizlenmiş yatıyor. Korkmadan bakabilecek gücü bulabiliyor musun kendinde? Korkman için bir sebep yok değil mi? Evet hiç bir sebep yok, ama yine de korkuyorsun! Yakışmıyor sana korkmak, cesaretindi hayranlığımı kazanan. Alenen yaptıklarındı seni bana sevdiren ve bağlayan. Oysa sen şimdi yaptıklarından korkuyor ve hatta onlara bakmak cesaretini bile gösteremiyorsun.
***
Sevgili Ömer Faruk Bey,
Gözlerim adeta yudum yudum içerek okudu bu muhteşem, ahenkli ve dingin akan ırmaklar gibi deneme yazınızı.
İnsanın kendi ile yüzleşmek istemediği veya cesaret edip de yüzleştiği anlar olur ya, işte öylesi bir ruh ahengiyle düşündürdünüz beni.
Hangimiz rafine ederiz ruhumuzu, hangimiz yüzleşiriz aynadaki o aksimizle?
Hangimiz anımsarız ve dürüst oluruz o içimizdeki çocuğa karşı?
Bir sona vardığımızda mı, anlayacağız, düşüneceğiz, beyaz bakacağız kendimize?
Tüm renklerin bileşkesi değil midir beyaz?
Ah, neler neler düşünmedim ki, finale değince gözlerim Ömer Faruk Bey…
Asıl olan gerçeğe yönelten ve fark-ettiren kalemizi kutluyorum.
Nefis bir düşünce tadı getirdiniz gönül soframıza…
Teşekkürler/Tebriklerimle.
Hocam, yazılarınızı takdir ederek okuyorum. hayat öyle bir cenderedir ki; bir ucu yaşam bir ucu ölüm, ortası hiçliklerle dolu bir kümbet beşik. hayata bireysel olarak nereden bakılırsa hayat odur, başkalarının yaşadığı değil kişinin kendi yaşadığıdır hayat. büyük çoğunluğun aksine şimdi ben dersem ki yaşam, sanılanın aksine uçurumlar açıcı bir parçalanma, ölüm ise yeniden diriliştir; işte karamsar, işte korkulan bir kötü ruh oluverdim bir anda. olmak zorundadır bu, yaşamın zehrine karşı panzehirdir pesimizm. hayat her an kendi karşıtlığı ile yüz yüze getirir insanı. dürüst değildir o, bu günün doğrularını bir anda yarının yanlışları olarak çıkarır karşımıza. O yüzden hayata güvenmek yerine onunla oynamayı bilmek gerekir. Tanrıya ulaşmak için şeytanı kullanan Faust gibi. Saygılarımla.
Sevgili dostlar,
Bu sitedeki yorumları özel olarak saklıyacağım. Neden mi? İleride faydalanmak için…
Hepsi birbirinden değerli. Bu yorumlar, sadece duygulandırmıyor, aynı zamanda ışık da veriyor bana.
Bir ricam var, yorumlarınıza ayrı ayrı cevap yazamazsam lütfen yanlış anlamayın. Her yorumu defalarca okuyorum ve üzerinde uzun uzun düşünüyorum.
Bu site ile beni tanıştıran sevgili Emine hanıma teşekkürlerimi iletmek istiyorum.
Saygılarımla.