Fahrettin Donmez

tarafından

KOSKOCA ADAM

Ağu 30, 2010 at 22:07 Kategori: Deneme Yazan: Fahrettin Donmez

http://i.ytimg.com/vi/I-aYQddFi5k/0.jpg
“Yükselirken etrafındakilere iyi bak, alçalırken aynı kişilerle karşılaşacaksın”
Hz. Mevlana

Ah… Ah… Ah… Diyerek başlamak istiyorum satırlarıma bu “Ah” öylesine içten olmalı ki ahımı herkes duyabilmeli, görebilmeli ve hissedebilmeli.
Onlar da benim gibi “Ah” diye inleyebilmeli. Bulunduğu yerden dönmeli, dönmeli, dönmeli… Doğuya, batıya, güneye ve kuzeye… Sonra durmalı ve yüreğinin atışını beyninin zonklamasını, bedeninin ürperişini duyabilmeli. Yeniden “Ah” diye inleyebilmeli. Kaçımızın dönüp geriye baktığımızda bizi soğuğun üşüttüğünü, sıcağın bunalttığını, ateşin yakıp, buzun dondurabildiğini hissedebiliyoruz. Kaçımız gülün dikeniyle uyumunu, böğürlerinin dikenleri arasındaki meyvenin güzelliğini ve lezzetini kanaryanın ötüşündeki ızdırabı, yağmurun, dolunun, karın hikmetini, depremin sel felaketinin hikâyesini anlayabiliyor, bundan bir ibret alabiliyoruz.
Emaneti ehline verebiliyor muyuz? Elimize geçen fırsatları yeterince
değerlendirebiliyor muyuz? Yükseldikçe yükseklerden aşağılara bakıp, bir zamanlar hatırlıyor muyuz? Yoksa…
Güzel kelebeği istiyor ama çirkin tırtılı eziyor muyuz? Mensubu olduğum inancın arısı mı, yoksa sineği mi oluyoruz? Ayağımızın altındaki karıncanın halini biliyor, filin ayağı altında da bizim aynı halde olacağımızı düşünüyor muyuz? Yoksa…
Ah… Ah… Beynim zonkluyor, beynim… Geçmişle gelecek arasında bağ kurup kendimi hesaba çekmek istiyorum. Ama yapamıyorum, korkuyorum. Gerçeklerle yüzleşmekten, kendime hesap sormaktan kaçıyorum. Ben, ben, benim, benim, bana, bana; beni, beni dediğim ve bazen doğru, bazen yanlış yaptığım dakikalardan, saatlerden, aylardan, yıllardan korkuyorum. Ya siz?
Kader birliği yaptığımız, birlikte mücadele ettiğimiz insanları amacınıza ulaştığınızda terk ettiniz mi? Onlara sırt çevirdiniz mi? Küçücük menfaatler için onları kendinize hasım kabul edip üzdünüz mü? Selamı, sabahı kestiniz mi? Ha, efendim mensubu olduğunuz inancı yaşarken bir makam, bir koltuk sahibi olunca onları dışarıda bıraktınız mı? Daha… Haksızlıklara karşı direndiniz mi, yoksa yüz mü çevirdiniz? Mazlumların yanında oldunuz mu? İpler elinize geçtiğinde size doğru mu çektiniz, yoksa gevşettiniz mi? Daha neler, daha neler…
Aman, aman sen de… Boş sözler bunlar. Hem de laf kalabalığı. Hangi çağda ve ülkede yazıyorsun be kardeşim? Bu sorular ne böyle, of… Of… Memursan boynunu büküp, ellerini göbek altında birleştirip, başınızı sağa ve sola döndürüp: “Emredersiniz, çok haklısınız, siz bilirsiniz, nasıl emredersiniz, tabi efendim, isabet buyurdunuz” gibi sözler edeceksiniz. Kapının eşiğinde amirlerinizi, vekillerini, bakanlarını bekleyecek(Yanlış oldu) her fırsatta arz-ı kelam edeceksiniz. Yükselirsiniz, başınız göğe erer.
İşçiyseniz, benzer fırsatları kullanmakla beraber ek çalışmalar da yapsanız, eh o kadarını da siz düşünün yani.
Amirseniz, sizden büyük (ilgili-ilgisiz) insanlar var ise kapı önlerinde bekleyecek, elini ellerini ilk siz sıkacak(öperseniz daha iyi olur) boy göstereceksiniz. Yükselirsiniz! Bol bol her ortamda vatan, millet, bayrak, devlet, dürüstlük desturun olsun. Yücelirsin, gerisi kolay
Emekliysen, derhal muhasebe öğren ay sonuna kadar, ince hesap yapmayı alışkanlık haline getir, ya da…
Velhasıl, şuysan, buysan, falan veya filansan oyunu kuralına göre oyna gerisi hikâye.
Hayda! Gene olmadı. Doğruların yanlış, yanlışların doğru olduğu bir ülkede ve de dünyada bunlar söylenir mi? Söylenmez mi? Öyleyse sustum. Sizlere nasıl anlatayım biraz da
Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde devler tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken(böyle de devam eder.)
Memleketin birinde her şey varmış. Gürül gürül ırmaklar akar, sular çağıldar asi asi akarmış. Çiçekler açar, kelebekler uçar, kuşlar cıvıldaşırmış. İnsanlar güler mutlu yaşarmış.(Hani bu masaldı ya ondan…) Bir gün bu ülkede biri çıkmış meydana (Yiğitleri de etrafında hepsi de birbirinden merdane, bu memleketi ben yöneteceğim, herkes benden dinleyerek demiş.) Esmiş rüzgâr, gök gürlemiş. Ne kadar güllü dallı, ballı sözler varsa söylemiş. Ahalinin gönlünü kazanmış, insanlar etrafına toplanmış.”Sen çok yaşa”, diye bağırmış.
Gün olmuş duran bile dönmüş, bu genç ağa bir baltaya sap olmuş koskocaman bir makam kapmış, kapar kapmaz her şey ters yüz olmuş. Ağa önce en yakınındakileri markaja almış, savunma uygulamaya başlamış ve ne tesadüf ki yanına kimseyi yaklaştırmıyormuş, bir kişi hariç o da yalakası.
Bu memlekette kısa sürede her şey değişmiş, çiçekler boynunu bükmüş kelebeklerin bile uçuş tarzı sanki bir farklı olmuş, kuşların dili tutulmuş. Başlar ayak, ayaklar baş olmuş. Bu koskoca adam çiçek veriyor diye gülün kökünü kazımış, ötüyor diye de kanaryanın dilini kestirmiş, arının balını yemek için de iğnesini koparmış, kısacası yemediği halt kalmamış.
Memleket susmuş, yanlışlıklardan memleket bıkar olmuş.
Günler, aylar, yıllar geçmiş. Herşey o koskoca adamın istediği gibi giderken masal bitmiş.( E koskocaman adamın inişe geçme vakti gelmedi mi artık?)
Olmadı mı? Masal da mı olmadı? Öyleyse ben de yazmaktan vazgeçtim. Haydi, hoşça kalın, koskoca adama da iyi bakın.

Yazdıklarımı okurken lütfen “Üç boyutlu olduğunuzu unutmayın” ve gözlüklerinizi takmayı da ihmal etmeyin.

Tekrar buluşmak dileğiyle, nereye böyle değil ASİ ASİ NEHRİN AKTIĞI BİR ŞEHİRE…

Yorum yaz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.