Admin1

tarafından

KOCATEPE’DE DÜŞÜNDÜKLERİM!

Ağu 26, 2010 at 00:18 Kategori: Anı Yazılarınız, Atatürk Köşesi Yazan: Admin1

http://img696.imageshack.us/img696/9161/ataturkposterleri456.jpg
Ahmet AVCI
Bu yıl 26 AĞUSTOS’TA çok istediğim halde KOCATEPE’DE olamadım. Aslında; ŞUHUT’A gidip 14 Km. yürüyüşle KOCATEPE’YE çıkmak istemiştim… Kısmet değilmiş…
Geçen yıl gitmiştim ve izlenimlerimi “KOCATEPE’DE DÜŞÜNDÜKLERİM” başlığı ile yazıya dökmüştüm…
O yazıyı tekrar sunuyorum…
Saygılarımla…

Ahmet AVCI
26 AĞUSTOS 2009

KOCATEPE’DE DÜŞÜNDÜKLERİM!

26 Ağustos 2009 günü saat 0400’te KOCATEPE’DE idim. BALCOVA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ ÜYELERİ İLE BİRLİKTE GİTMİŞTİM.
Amacım, ruhumda büyüttüğüm ve yücelttiğim Tarihi ve Kutsal bir görevi yerine getirmekti. Çünkü benim için; KOCATEPE DE, SAKARYA gibi ÇANAKKALE gibi Ulusumun Kutsal Mekânlarından birisi idi.
Bu Kutsal Görevi, Milli Mücadele’nin; İzmir Kuvay-ı Milliye Temsilcisi sıfa-tıyla yerine getirmenin hazzını duymalı idim.
Türk Yurdunun uğradığı; haksız, ahlaksız, anlamsız ve acımasız bir İşgal eylemine karşı Türk Ulusunun birleşerek, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde başlattığı Kurtuluş Savaşı’nda, Emperyalistlere karşı vurduğu en güçlü yumruğun atıldığı yerde olacaktım.
Biliyordum ki; Büyük Taarruzla kazanılan ZAFER, Türk’ün Emperyalizme karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinin, yılmaz ve sarsılmaz iradesinin, iş-gale ve paylaşılma, parçalanma girişimine başkaldırısının, en çetin direnişi en güçlü yumruğudur.
Bu Zafer, Türk Ulusunun yüceliğinin, haksızlığa ve dayatmalara boyun eğmeyen kişiliğinin ve Yurtseverliğinin bir yansımasıdır.
Türk Kurtuluş Savaşında; Paşalar, Subaylar, Erler hatta Kadınlarımız ve Milisler, özetle tüm Halkımız, Bağımsızlık için seve seve canlarını vermişlerdir.
Ve Zaferi kazanmışlardır. Türklüğü kurtarmışlardır, Türk Devletinin de KURULUŞ yolunu açmışlardır.
Ve yine biliyordum ki: Gerçek Zafer, Mustafa Kemal Paşa’nın ortaya koy-duğu HEDEFTİR.
Bu hedef; Çağdaş Uygarlık düzeyini yakalamak hatta üstüne çıkmaktır.
Bizim görevimiz ise; Bize bırakılan Onurlu -Hedefe- Miras’a sahip çık-maktır.
Saat 04 00’te Kocatepe’de soğuk ve yağışlı bir hava bizleri karşıladı. Arabadan indik ve iki kilometre yol yürüyerek Kocatepe’ye ulaşabilecektik…
Hiç bilmediğim bir yolda ve arazide ilerlerken aklımda hep değişik düşün-celer vardı.
Önce yerimi ve yönümü bulmaya çalıştım.
Ben tüm benliğimle: Büyük Taarruz’un başlangıç anını yaşamak istiyor-dum.
26 Ağustos 1922 şafağını düşündüm. Mustafa Kemal Paşa’yı ve CEPHE’Yİ algılamaya çalışır ve çevreme bakınırken, bir anda Nazım Hikmet’in sesi ile irkildim.
“Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
Ne ağaç, ne kuş sesi, ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin, gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim, daha yakın,
Daha küçük kaldığı için
Ve bu vakitlerde topraktan
Ve yürekten evimize, aşkımıza
Ve kendimize dair sesler geldiği için,
Kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi okşayarak gülümseyen bıyığını,
Seyrediyordu Kocatepe’den dünyanın en yıldızlı karanlığını.
*
Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar Şehrinin ışıkları gözükecektir.
Kuzeydoğuda Güzelim dağlar.
Ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde.
Ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
Şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle pırıltılı, öyle ferahtılar ki
Şayak kalpaklı adam, nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
Güzel, rahat günlere inanıyordu.
Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
Birdenbire beş adım sağında O’nu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar, ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.”


Törene katılanların coşkulu canlılığı ile de kendime geldim.
Arabalardan sonra gece karanlığında yarım saat kadar yürümek zorunda idik.
Gecenin ayazında yürümek bile bana kutsal bir ibadetin parçası gibi geldi.
İlerlediğimiz yolda dönenler vardı. Onlara törenin bitip bitmediğini sordum. “Biter mi Beyim” dediler.
Tören alanına gidenlerin de dönenlerin de çoğunluğu GENÇ idi. Ve inanın çoğu bayandı. Gençlerde de bizim gibi ak saçlılarda da çoğunluk bayanlarda idi.
Tören alanını uzaktan görüyor ve sesleri de duyuyorduk. Yaklaştıkça, Mehter Marşlarının sesi beni ve yanımdakileri bir ölçüde şaşırttı.
“O da bizim marşımız ama şimdi zamanı mı idi?”
Alana girince, Kocatepe Üniversitesi’nin organizasyonu ile karşılaştık. Mehter Marşı da sahneye konulan; tarihi sürecin bir parçası imiş.
Bir yandan sahneyi öte yandan da katılanları izlemeye çalıştım. Bir ara sahnede seslendirilen HARBİYE Marşı’na izleyenlerin katılımı Kocatepe’deki düşüncelerimden uyandırdı…
Ama inanın ben, aklımın bir yarısı ile 26 Ağustos 1922’i algılamaya çalışırken, öteki yarısı ile de 26 Ağustos 2009’daki siyasal, sosyal, ekonomik ve tarihi gelişmeleri anlamaya çalışıyordum.
O soğuk ve karanlık havada, tepedeki Anıtı ve Kitabeyi incelemeye ve yönümü bulmaya koyuldum, tabi ki kafamdaki düşüncelerle birlikte…
Sahneye İzmir Devlet Senfoni Orkestrasının elemanlarının çıkışı yeni bir hareketlendirme başlattı.
Artık müzik eşliğinde Kocatepe’de Güneşin Doğuşu’nu izleyebilirdik.
Ve birden Onuncu yıl Marşı başlamasın mı? Ama sanki sahnede kimse yok ve izleyiciler kendiliğinden büyük coşkuyla ve birilerine MESAJ verircesine bu Marşı seslendiriyordu.
Ben ise; Güzel Müzik eşliğine ve harikulade bir ortamda; düşüncelere dalmıştım:
Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ülkeye ve bu halka kazandırdıklarını yitirmenin acısını ve utancını ta iliklerimde hissediyorum.
“Hani;
Esaretten kurtulmuştuk, Tam Bağımsızdık.
Tüm komşularımızla dosttuk.
İmtiyazsız, sınıfsız bir kitle idik.
Kadınımız cariyelikten, erkeğimiz kölelikten kurtulmuştu.
Kadınımız ve erkeğimiz; eşit haklara sahip yurttaşlardı.
Fikirler, cebir ve şiddetle, top ve tüfekle öldürülemezdi.
Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamazdı.
Kimse, kimsenin dinine imanına karışamayacaktı.
Eğitim; milli, bilimsel, uygulamalı, karma ve laik olacaktı.
Milletimizin efendisi, gerçek üretici olan KÖYLÜ olacaktı.
Basın hürdü.
Hukuk; üstündü. Yargı adil, bağımsız ve tarafsızdı.
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik temel ilkelerimizdi.
Atatürkçülük; rehberimizdi.
Çağdaş Dünya’da, kendi kimliğimizi koruyarak ve diğer uluslarla eşit biçimde yerimizi alacaktık.
Neredeyiz şimdi…
Siyasi iktidarın ideolojisi devletin kuruluş ideolojisi ile çatışıyor…
Rejimin temel özellikleri olan laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti kavramlarıyla bugünkü iktidar sorunlar yaşıyor…
Anayasa Mahkemesi; bu günkü iktidarı oluşturan siyasi partinin; “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” hükmüne varmış, -kapatmamıştır ama- cezalandırmıştır.
Geçmiş döneminde; İslamiyet, terörle birlikte anılmaya başlamışken, şimdi hırsızlıkla, yolsuzlukla, hayali ihracatla, soygunculukla, diniman sömürücülüğü ile ve Allah’la aldatmak ile birlikte anılır oldu.
Benim hırsızım iyidir pişkinliğinden; benim adamım, çalsın-çırpsın zenginleşsin. Kredi de, ihale de, gemiler de, imar değişiklikleri de, kuryelik de, rafineri de, yumurta ticareti de, mısır ticareti de, bizimkilerin olsun yüzsüzlüğüne gelindi.
“Devletin malı deniz, yemeyen keriz” noktasından; “devletin malını çalalım, peşkeş çekelim, kalanı da satalım” noktasına gelindi.
Cumhuriyetin; 86 yıllık kazanımları, tükenmek üzere.
Böylece, rövanş mı alınıyor?
Atatürkçülere, yurtseverlere, görevini yapan basına, hakkını arayan çiftçiye gösterilen tepki, ne yazı ki bölücü teröre karşı gösterilememektedir.
Bir kurtuluş Savaşı verilerek, kurulan bu Ülke bu Cumhuriyet, bizlere emanet edilen Laik, Demokratik, Sosyal Hukuk Devleti, nasıl bu hale getirildi?
Ülkemizde;
Ekonomi; IMF ve Dünya Bankasına teslim edilmiş,
İç ve Dış Siyaset; ABD ve AB’ye havale edilmiş,
Dış güvenlik; ABD’ne bırakılmış,
İç ve dış borç; 500 milyar doları aşmış,
Cari açık kapatılamaz boyutlara ulaşmış,
Toplum; Dinci, Laik, Atatürkçü, Ergenekoncu, Bölücü olarak ayrıştırılmış,
Halk, üretici, çalışan, emekli, perişan edilmiş,
500 kg. kömür, bir gıda paketi ve iftar yemeği ile uyutulan halk, neden bu bunlara muhtaç kılındığını anlamadan, şükrederek oyunu aynı doğrultuda kullanabilmekte.
Acaba; ABD ve AB, bugünkü iktidarı neden bu ölçüde destekliyor? Avru-pa Birliği Kriterleri nerede kaldı?
Batı’nın ETNİK AYIRIMCILIK tuzağına mı düştük?
Bütünleşmeyi gerektiren tüm öğeleri, bir yana bıraktık, etnik ayrımcılığı Demokrasi diye mi algıladık?
Türkiye’nin başında; Türkiye’yi savunan bir yönetim yok. Varlığını ABD’nin varlığı ile bütünleştirmiş bir yönetim mi var?
Devletsizleşen Türkiye’de; Milletini ve Toprağını savunan güçler ve kişiler, Emperyalizmin işbirlikçileri eli ile sindirilmiş. İşgal altındaki Osmanlı Aydınları ve Halkı gibi…
Osmanlının idam fermanı olan “Sevr Antlaşması” da Malta Sürgünlerinin ardından imzalanmıştı.
Bir dönemde; PKK’ya karşı TARAFIZ diyen Mili Güçler bile ABD, AKP, PKK ve (ABD ve İktidar güdümündeki) TARİKATLARIN ittifakı karşısında çaresiz du-rumda.
Kürt Açılımı ile ortaya konulan tablo, Ülkenin Bölünmesi için isyan eden Canilere pirim vermekten öte bir anlam taşımamakta.
Hak arayan vatandaşına “Provokatör” diyerek, tartaklanmasına göz yuman bir yönetim, öte yandan ülkeyi bölme amacı ile “can alanlarla, Ülkemizi kan gölüne çevirenlerle” aynı masaya oturmakta.
Kürtlere yeni olanaklar düşünülürken, ezilen Türkler unutulmakta.
Devlete karşı bir hareket düşündüler, plan yaptılar diye; ‘ERGENEKON’ adı altında iki yılı aşkın süredir pek çok Yurtsever Aydın, Asker, Bilim Adamı, Devlet Adamı yaka paça içeri atılırken, 25 yılda 40 bin kişinin canına kıymış, ülkenin 300 milyar lirasını heba etmiş, silahlı ayaklanmayla devlete hala meydan okuyanlara ‘af’ düşünülmekte.
Kürt Açılımı olarak ortaya konulan PLAN: ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin bir parçası olan, Türkiye’yi bölme planı değil mi?
Kürt Açılımı’nı kendisine görev edinen BOP Eşbaşkanı Yetkilimiz de Açılım yolunda her türlü ‘BEDEL’İ ödeyeceğini neden ilan etmiştir?
Evet, bir bedel tabii ki var… Ancak bu BEDEL, TÜRK ULUSU’NUN keseceği bir bedel midir? Yoksa bu görevi verenlerin keseceği ‘BEDEL’ midir? Bunu zaman gösterecek, ya da yapılan işlem belirleyecektir. Asıl merak ettiğimi ise; bu Yetkilimizi korkutan bedel hangisidir?
Türkiye’ye Yugoslavya Modeli mi dayatılmaktadır?”

Yeniden Nazım Ustanın gür sesi çınlıyor kulaklarımda:
“Dörtnala gelip uzak Asya’dan,
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan,
Bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak.
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
Bu cehennem,
Bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın.
Yok, edin, insanın insana kulluğunu,
Bu davet bizim”


Birden irkiliyorum, alanda bir ses dalgalanıyor; “Ne ABD ne AB Tam Ba-ğımsız Türkiye”
İçimden şöyle geçiriyorum:
“Vatan tehlikededir…
Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez…
Ya istiklal, ya ölüm…
Hiçbir güç, Türkiye’nin Birlik ve Bütünlüğü ile oynayamaz…
Türk Ordusu var ve güçlü oldukça Türk Milleti sonsuza dek yaşayacaktır.
Güçlü Ordusunu arkasına alan “Devlet Adamları”, “Diğer Devletler” tarafından; “Deliğe Süpürülme” korkusundan da, “KULLANILMA” zilletinden de kurtulmuş olurlar…” Evet, güneş artık doğuyor ben de Kocatepe’deki Atatürk Anıtı’nın yanına gidiyorum ve Aziz Atatürk’ün baktığı YÖN’E bakıyorum.
Türk Ulusu buralara nereden gelmişse; bizler de Türklük dünyasının dört bir yanından; Alaşehir, Balıkesir, Edirne; Erzurum ve Sivas kongrelerinden ve Amasya genelgesinin ruhundan gelmedik mi?

Bizler de; karanlıklar, ihanetler ve satılmışlıklar içersinden; karanlığı yırta-rak, KOCATEPE’YE GELMEDİK mi?
Vurguncular; ”DÂHİLİ VE HARİCİ BEDHAHLAR”; GAFLET; DALALET VE İHANET uykusunda uyurlarken; TÜRK ULUSUNUN temsilcileri olarak; bir ulusal kongreye gelir gibi KOCATEPE’YE gelmedik mi?
O uçurumun başında; aklımdan ve ruhumun derinliklerinden bu sorular geçti.
Evet; bizler, TEK ULUS; TEK BAYRAK; TEK DİL; Çağdaşlık ve ULUSAL EGEMENLİK andımızı dünya’ya ve AYMAZLARA anlatmak için buraya; TÜRK ULUSUNUN ONUR TEPESİNE geldik dedim.
İçimde coşan bu duygularla dünyayı seyreyledim. Ve aklıma gelen bir duygumu, GAFLET; DALALET VE HATTA İHANET içerside bulunanlara da ak-tarmak istedim:
Sizler; her beşeri ve doğa olaylarını Yüce Tanrımızın iradesine bağ-layanlar; Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in ve binlerce Şehit ve Gazimizin kanları ve canları pahasına kazandıkları ve bizi bugünkü onurlu durumumuza getiren za-ferleri neden ve niçin hor görüyorsunuz?
EY! GAFLET; DALALET ve İHANET içinde olanlar! 26 Ağustos gecesi KO-CATEPE’YE yağan yağmur, bir doğa olayı.
Bu doğa olayı sizlere bir şey anlatmıyor mu? Bizlere bugünleri yaşatmak ve bu onurlu Cumhuriyeti kurmak için canlarını ve kanlarını seve, seve verenlerin; ulusumuzun ve ülkemizin içine düşürüldüğü durumlara karşı döktükleri gözyaşlarıdır bu yağan yağmurlar!

Ey! “Dâhili ve Harici Bedhahlar!”

3 responses to KOCATEPE’DE DÜŞÜNDÜKLERİM!

  1. Emine Pisiren said on 26 Ağustos 2010

    Saygıdeğer Ahmet AVCI Bey,
    Geçen sene kaleme almış olduğunuz bu “anı” yazınızı okurken de benzer duygularla sizin satır aralarınızda gezindi gözlerim. Bugünün anlam ve manasına uygun mükemmel bir “manevi duygu nehri” gibi güne düşen yazınızı kutluyorum. Yazınızı bu kez bir değil bir kaç kez okuduğumda, geçen seferki hislerimden daha fazla bir duygular da eklendi.
    Adı ÖFKE olan…
    Adı ÇARESİZLİK olan…
    Adı tekti bu duygunun aslında…
    Adı ACI olan…
    Evet, çok acıdı yüreğim çokk…
    Aslında her şehit haberi ile bu acıya benzerdi hissettiğim.
    Kocatepe’deki ruh haletinize büründüm bir anda ve sizin gözlerinizle, sizin duygularınızla gezindiğimi hissettim.
    İnanın ki, hem N.Hikmet’in şu dizelerinde boğazıma dayandı sanki yürek boğumlarım, bir hıçkırık gibiydi…

    “…Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
    Afyonkarahisar Şehrinin ışıkları gözükecektir.
    Kuzeydoğuda Güzelim dağlar.
    Ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
    Ovada Akarçay bir pırıltı halinde.
    Ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
    Şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:”

    ***
    Dizeler sonrası ıslak kirpiklerle takip ederken sözcük sözcük sizin KOcatepe’deki hissettiklerinizle nasıl içime ayazlar düştü anlatamam. Ruhum üşüdü Ahmet Bey şu haklı düşüncelerinizle…

    “…“Hani;
    Esaretten kurtulmuştuk, Tam Bağımsızdık.
    Tüm komşularımızla dosttuk.
    İmtiyazsız, sınıfsız bir kitle idik.
    Kadınımız cariyelikten, erkeğimiz kölelikten kurtulmuştu.
    Kadınımız ve erkeğimiz; eşit haklara sahip yurttaşlardı.
    Fikirler, cebir ve şiddetle, top ve tüfekle öldürülemezdi.
    Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamazdı.
    Kimse, kimsenin dinine imanına karışamayacaktı.
    Eğitim; milli, bilimsel, uygulamalı, karma ve laik olacaktı.
    Milletimizin efendisi, gerçek üretici olan KÖYLÜ olacaktı.
    Basın hürdü.
    Hukuk; üstündü. Yargı adil, bağımsız ve tarafsızdı.
    Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Laiklik, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik temel ilkelerimizdi.
    Atatürkçülük; rehberimizdi.
    Çağdaş Dünya’da, kendi kimliğimizi koruyarak ve diğer uluslarla eşit biçimde yerimizi alacaktık.
    Neredeyiz şimdi…”…

    Evet, sordum kendi kendime “NEREDEYİZ?”
    Bilseniz ne kadar acıttı bu sorunun yanıtları yüreğimi…
    Kocatepe gezinizde bir de dikkatimi çelen şuydu:

    “Kadınların ve gençlerin çoğunluk oluşu”
    “Evet, Atatürk’ün hep izinde takip ettik ama bir türlü ilerleyemedik” sözleri ile Mehmet Seviş gönül dostumun sözleri de cesaretimi kırsa da. Yine Atatürk’ün gençlere olan umut dolu sözleri içime nisan yağmuru gibi değdi.

    “Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve sürdürecek sizsiniz.
    Bir gün ulusu sizin gibi beni anlamış gençliğe bırakacağımdan çok memnun ve mesudum.”

    Sonra Marmara’ya gitti aklım, Silivri’de tutsak olan aydınlarımızı, şerefli subaylarımızı, bilim adamlarımızın özgürlüklerinin neden kısıtlandıklarını sorguladım, daha bir beter acıdı içim. Ve sizin de kendinize sorduğunuz o soru matkabın ucu gibi beynimi deldi:

    “Peki, nerdeyiz şimdi?”
    Üşüdü yine ruhum.
    Titredim!..

    Sonra, sizin o kıymetli ellerinizin ve gözlerinizin vizöründen çektiğiniz fotoğrafa takıldı gözlerim. Kocatepede’ki “asırlık ulu bir çınar” gibi gökyüzüne yükselen heykelinden güç buldum, onun “kadınlara yönelik” bir sözü de düşüverdi aklımın gölgelerinden gün ışığına doğru;

    “…‘Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.’
    Biraz umut doldu yüreğime, ılık esen Akdeniz esintisi gibi… Ve bir değil milyonlarca ATATÜRK yetiştiren TÜRK ANALARININ varlığını hissetmenin huzuru, içime GİZLİ BİR UMUT gibi yayıldı…
    Çok değerli bir ANI YAZINIZI bizimle paylaştığınız için sonsuz minnettarım size…
    Teşekkür ederim değerli yazarım.

    Kaleminiz daim olsun, yüreğinize sağlık.

    Saygılarımla

  2. Ahmet AVCI said on 26 Ağustos 2010

    Sayın Emine PİŞİREN,
    Yazımla ilgili değerlendirme beni gerçekten onurlandırdı…
    Katkı içinde çok teşekkür ederim…
    Gören gözler, duyan kulaklar, anlayan ve algılayan yürekler hiç eksilmesin…
    Ülkemizin ve toplumumuzun bu halini görüp de yüreği acımayan var mıdır?
    Atamızın yaptıklarını, bu Ülkeye ve bu Topluma kazandırdıklarını görmezden gelmek mümkün mü? Ama bir Meslek büyüğümün sıkça vurguladığı gibi; “Ancak köleler kurtarıcı bekler”
    İnanıyorum ki Türk Halkı silkinecek ve kendine gelecektir… Tüm bu olumsuz gidişe de dur diyecektir…
    Saygılarımla.

  3. Hilâl Erboyacı said on 28 Ağustos 2010

    Değerli Ahmet Avcı, had noktasında hep sınırlarım oldu. Uzmanlık isteyen konularda hep bir adım geride durmayı tercih ettim. Tarih ve siyaset çoğu zaman hep öğrenmeye devam ettiğim alanlar oldu.

    Bu yüzden düşüncelerimi yazarken bir yanım hep edebiyata kayıyor, bir yanım da sızlıyor. Bu millet 18. yüzyılın Lale Devri gibi zevk ve eğlence dönemlerini yaşadıktan sonra 1923′te kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal ATATÜRK düşüncesine saygı ve minnet duymaktan acizse çok büyük bir gaflet içinde demektir. Bence kendimize sormamız gereken en önemli ve can alıcı soru şu: 1938′den sonra ne yaptık? Ya da nerede yanlış yaptık? Bence bu sorunun cevabı pek çok konuyu da aydınlatacaktır.

    Ata’mızın bıraktığı yerden aynı hızla devam edebilseydik bugüne kadar çıkarsız, kavgasız neler olmazdı çağdaşlaşma yolunda. Üzülüyorum, üzülüyoruz….Bu ülke ve bu ülkenin insanları -ki erkeğiyle, kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla binlerce şehit kanıyla kurmuştu cumhuriyeti- hak etmiyor bu kadar acı çekmeyi.

    Çok teşekkürler düşündüren, içimizi sızlatan yazınız için. Çok saygım selamlarımla…

Yorum yaz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.