HALİL AĞA GERÇEĞİ VE ATATÜRK!
Ağu 22, 2010 at 22:34 Kategori: Alıntı Eserler, Atatürk Köşesi Yazan: AHMET AVCI

” Mustafa Kemal Atatürk’ün yönetim anlayışını ortaya koyan ilginç bir olaydır, aşağıda anlatılan.
Bu olay; Bizzat Atamızın sınıf arkadaşı Nuri Conker’den derlenmiştir.
Buradan çıkartacağımız dersler olduğu düşüncesi ile ilginize ve bilginize sunuyorum.”Ahmet AVCI
HALİL AĞA GERÇEĞİ
Bir gün Atatürk: “Gel yardım et bana Nuri… Kaçalım köşkten…” der.
Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı ötekinin uyguladığı plan sonunda Florya Köşkü ‘ nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar.
Altlarında, Nuri Conker’ in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece’ ye doğru gidiyorlardı. Birden Atatürk’ ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sabanın sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat karasabanın bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.
Atatürk şoföre durmasını söyledi. İndiler. Köylüye seslendi: “Kolay gelsin Ağa!”
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
“Kolay gelsin”
“İsler nasıl Ağa? Bu yıl mahsulden yüzünüz güldü mü?”
Köylü isteksiz konuştu: “Tanrı’nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi.”
“Bakıyorum, sabanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?”
“Var olmasına vardı ya, Hıdrellez’de vergi memurları sattılar.”
“Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey!
Muhtara şikâyet etseydin…”
Köylü güldü:
“Muhtar başında deel miydi memurun, a Bey?”
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
“Kaymakama gitseydin.”
Köylü iyice güldü.
“Sen de benle gönül mü eyleyen Beyim?” dedi.
Atatürk konuşmayı sürdürdü.
“E peki, İstanbul şuracıkta geleydin Valiye anlataydın derdini. Onun işi bu değil mi?”
Köylü Atatürk’ ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşma-nın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.
Kestirip attı: “Bırak su sağırı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?”
Atatürk sordu:
“Adın ne senin Ağa?”
“Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…”
“Demek varlıklısın? Ağa dediklerine göre.”
“Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa’ya çıkmış.”
“Peki, Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiği-me göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun.
Hadi Kaymakam şöyle, Vali böyle diyelim; e peki bir Başvekil İsmet Pasa var bilir misin?”
“Bilmez olur muyum, Beyim?”
“Tamam, öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor. Florya Köşkü’ ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona… Herhalde çaresini bulurdu.”
“Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eğliyorsun. Ama bak şinci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya… Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Pasa’ mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler, ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağırın sağırı! Heç işitmez beni…”
Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.
“E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!” dedi.
“Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!”
Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
“Sen ne diyorsun bey?” dedi. “Mustafa Kemal Pasa Atatürk’ ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek… Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seğirecek?”
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk’ ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı.
Atatürk köylünün omzuna elini koyarak, “Senden hoşlandım Halil Ağa” dedi.
“Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaş-sın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!”
Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı. “Meraklanma be-yim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba’ ya borçtur. Ödenmesi gerek…
Otomobil hareket etti.
Atatürk’ ün canı sıkılmıştı.
“Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!” dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.
“Yahu çocuk, su Halil Ağa’nın vergi borcundan öküzünü satmışız, mer-keple çift sürüyor, hala da ‘Devlet Baba’ diyor. Ne mübarek millet, bu millet!”
Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
“Simdi” dedi: “İstanbul’ da ne kadar Bakan, Milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın! Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa’yı bul, onlara da haber ver.”
Yaver odadan çıktı.
Atatürk, Nuri Conker’ e döndü: “Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa’ ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. ‘Seni sevdi, sana öküz alıverecek’ diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya.”
O aksam Atatürk’ ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, Bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstün dağ’dan oluşan yirmi beş konuk vardı.
Atatürk, “Bu aksam soframıza efendimiz gelecek” dedi. “Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.”
Bir süre sonra içeri Başyaver girdi ve Atatürk’ ün kulağına bir şeyler söyledi.
Atatürk “Buyursun!” dedi.
Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın basında oturduğunu, yanı basında da İsmet Paşa’nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü.
Atatürk, onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu,”Hoş geldin Halil Ağa” diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
“İste beklediğimiz, Efendimiz” dedi.
Nuri Conker, Halil Ağa’yı Atatürk’ ün sağ basına oturttu, kendisi de ya-nındaki sandalyeye geçti.
Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker’le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa’yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra söyle dedi:
“Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben sor-duklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak.”
Halil Ağa’ ya döndü: “Bak beri, Halil Ağa” dedi. “Sen bu akşam benim başmisafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Ökü-zünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı bastan soraca-ğım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın.
İste soruyorum:
“Bakıyorum sabanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Ökü-zün yok mu senin?”
Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’ ün ayağına kapanacak oldu. Atatürk önledi: “Yok, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver.”
Soru- cevap Valiye kadar aynen tekrarlandı.
Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:
“Peki İstanbul şuracıkta, gideydin Valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi? ” Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa’nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
“Vali Paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki…”
“Olmadı bu, Halil Ağa… Bana dediğin gibi, dosdoğru…”
“Böyle demedik mi beyim?”
“Ya, ben mi yanlış anladım?
Dur soralım bakalım Nuri’ ye.
“Nuri, böyle mi dedi bize Halil Ağa?”
Nuri Conker karşılık verdi. “Hayır Paşam!”
Gördün mü? Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, Vali neden duymazmış? Aynen bana söylediğin gibi söyle.
Halil Ağa kekeleyerek konuştu: “Köylük yerinde bizim dilimiz sağır de-meye alışmıştır, Paşam” dedi. “Kusura kalma gayri…”
Atatürk gülmeye başladı: “Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa… Ama simdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız… Söyle bana, orada dediğin gibi…”
Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi: “Şaşırmıştım, ağzımdan yanlışlıkla ‘Bırak bu sağırı’ diye bir laf kaçırmışım…”
Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
Hadi buna da oldu diyelim. Gelelim gerisine: “E, peki bir Başvekil İsmet Pasa var, bilir misin?”
Halil Ağa İsmet Paşa’nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi: “Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün…”
Atatürk Halil Ağa’yı durdurdu. “Bırak simdi övgüleri” dedi. Ben lafın gerisini getireyim: “Tamam öyleyse, ‘Hemen her hafta İstanbul’ a geli-yor, Florya Köşkü’ ne iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekle-seydin de derdini dökseydin ona. Herhalde bir çaresini bulurdu.”
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi: “Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da Şanlı Paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!”
Atatürk’ ün sesi iyice sertleşti: “Beni uğraştırma, Halil Ağa” dedi. “Er-kek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!”
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu: “Şanlı Pa-şamıza da sağır dedikti ya…”
“Yalnız sağır değil, ‘sağırın sağırı’ değil miydi?”
Halil Ağa yere eğik basını acıyla salladı: “Öyle dedikti paşam, doğru-sun!” diyebildi.
Atatürk, İsmet Pasa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi. “Son soruyu sorayım simdi” dedi. “Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.”
“Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?”
“Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim! Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler.”
“Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.”
Halil Ağa birden diklendi. Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk’ ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu:
“İste bunu demem Paşam” dedi. “Ağzıma ataş doldur, iste bunu de-mem!”
Atatürk gülmeye başladı:
“Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor.” dedi. “Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek” de-miştin, yanılmıyorsam.
“’Görsem de, isinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek” demiştin.
Halil Ağa’nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duru-yordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü: “Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri’ demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim” dedi.
“Simdi bak beni dinle, Halil Ağa… Seni bu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı Bay Hükümet… Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, isleri evirip çevi-recekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu Baylar hemen sıvanırlar, İsviçre’ den mi olur, İtalya’dan mı olur, Fransa’dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe’ ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi’ne…
Bu Millet Meclisi dediğim, şu alt baştan senin yanına kadar olan Beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da ‘Hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok’ derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!
Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa’nın öküzünü çeker, satar…
Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda…
Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım!
E, hakça söyle bakalım simdi Halil Ağa… Sen benim yerimde olsan, efkâr dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin?
Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana ‘sarhoş’ der…”
Halil Ağa’nın dili çözülmüştü: “Öyle diyen yok hâşâ! Dinden çıkmak gibidir… Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer…”
Atatürk sordu: “Peki sen de içer misin?” “Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam? İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!”
Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa’ ya uzattı: “Hadi bakalım Halil Ağa” dedi. “Sağlığına içelim.”
Halil Ağa, “Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık düşürsün” dedikten sonra Halil Ağa, edeple basını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi.
Yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk’e döndü: “Yunan’ i denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki… Nideyim ben simdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem…”
Halil Ağa Atatürk’ ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi.
Halil Ağa bu kez, Atatürk’ ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: “Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!
Gayri bana izin, koca Paşam!”
“Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.”
Atatürk Nuri Conker’ e işaret etti. Conker kalkıp Halil Ağa’nın yanına geldi.
Kalktı Halil Ağa, önce Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi.
Kapı kapandığı zaman Atatürk, sofradaki öteki konuklarına döndü:
“Efendimizin halini gördünüz mü beyler?” dedi. “Devlet size böyle dav-ransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu… Simdi bu adam milletin karsısında ‘adam olmak’ bize düşüyor!”
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk’ ten ayıramı-yordu: “Halil Ağa’nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa’nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız…
Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir?
Sonra unutmayın ki, olay İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ i var, Bitlis’ i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dön-müyor beyefendiler!”






















Sonra unutmayın ki, olay İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ i var, Bitlis’ i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dön-müyor beyefendiler!”
Nezdinizde Saygılarımız Edebiyat Galerisi Ailesine ,
Mutlak Çözüm adına ,
Tunçluer
Bu yazıyı bilmem kaçıncı kez okuyuşum her okuduğumda Atama sevgim bir kat daha artıyor. Teşekkür ederim yine milli duygularımı kabarttınız.
Sayın Ahmet AVCI, nasıl ağlanmaz böyle bir anıya. Yüreğimiz nasıl paramparça olmaz. Çok teşekkürler ediyorum. Bu ulus hak ettiği büyük gelişime Mustafa Kemal ATATÜRK duyarlılığıyla kavuşacaktır.
Çok saygı, selamlarımı gönderiyorum.
Değerli Dostlarım,
TUNÇLUER, Hafize HANAYLI, Hilal ERBOYACI,
Mustafa Kemal Atatürk, Ülkemizin kurtarıcısı ve Devletimizin kurucusudur…
Asker, Devlet adamı ve öncelikle de İNSANDIR…
Devletini TAM BAĞIMSIZ hale getirmeyi hedeflediği gibi, Halkını da İnsanca yaşatmayı hedeflemiştir… Kulluktan çıkartıp, eşit haklara sahip YURTTAŞ haline getirmeyi amaçlamıştır…
“Köylü Miletimin Efendisidir” sözünü yaşama geçirmeye çalışmıştır…
ATATÜRKÇÜLÜK; Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN düşüncelerini anlamak ve o düşünceleri uygulamaya çalışmaktır.
Saygılarımla.
Acemice yazılmış ama yine de Atatürkü anlatmış. Teşekkürler.
Sayın Türkoğlu,
Yorumunuzdan ne demek istediğinizi anlamadım….
Ama yine de teşekkürler…