Omayra May

tarafından

- Gül-ü Bülbül (2)

Ağu 10, 2010 at 10:08 Kategori: Bilimsel Araştırma Yazılarınız, Divan Edebiyatı Yazan: Omayra May

http://t3.gstatic.com/images?q=tbn:KfOTTziQFdCW_M:http://img80.imageshack.us/img80/3642/gifa021205.gif&t=1

- Gül- ü Bülbül (2)

Tabiatta var olan her şey zıddıyla kaimdir. Mesnevimizin konusu da zıtlıklar (sevgi-düşmanlık, hoşgörü-kahır gibi) ın etkileşimiyle genişlemekte ve her bir şahıs birbirine zıt olan özelliklerin çatışmasıyla boyut kazanmaktadır. Gülile Bülbül her ne kadar iki zıt karakteri canlandırsalar da hikayenin sonunda ortak bir paydada birleşerek zıtlıklardan kurtulup Mutlak Gerçeğe ulaşmışlar ve böylece kurtuluşa ermişlerdir. Çünkü gerçeğe ulaşmak ancak zıtlıklardan kurtulmakla mümkün olacaktır. “…zıtlardan kurtulmak, kurtuluşa yol açar” (Jung, 2001: 177).
Akıl (Bahar Şah) da, ruh (Gül) da ve gönülde meydana gelebilecek herhangi bir düzensizlik bütün vücudu etkiler. Çünkü bunların her biri nedensellik bağıyla birbirine bağlıdırlar. Aklı temsil eden Bahar Şah, gücü ile alemdekidengeyi korumakta, ruhu temsil eden Gül’ü sürekli kontrol etmekte, arka planda ona destek vermektedir. “ …akıl, insanı belli bir kayıt altına alır, oysa ki aşk insanın hayatını alt üst eder, insanı şaşkına çevirir, hayrete düşürür. Şaşkınlık ise, akılılıkla bağdaşmaz. Akıl sayesinde insan kendini toplar. Şaşkınlık ise, insanın kendini dağıtmasına neden olur. …Bu nedenle aşk “dağılma” ve “dağıtma” özelliğiyle tavsif edilmiştir” (İbn Arabi, 2001: 83). Bahar Şah, Bülbül meydana çıkmadan evvel vuku bulan bütün hadiselerde Gül’ü kontrol etmeyi başarmıştır. Ancak Bülbül’ün sahneye çıktığı andan itibaren Gül’de farklı davranışlar belirmeye başlar. Başlangıçta Bülbül’ün aşkını anlayamaz, ona meyl edip de aklı (Bahar Şah) nın değil gönlünün sesini dinlemeye başladığında ise Bülbül’ünaşkındaki samimiyet onu şaşkına çevirir.
Eğer insan aklı, kahır, şehvet gibi kötü huylara meyil edecek olursa, akıl (Bahar Şah) dengesini kaybetmeye, gönlüne, ruhuna ve hatta bedenine (Gül Şehri) hakim olamamaya başlar. Gül Şehri (beden) ne hakim olan bütün kötü vasıflar (gazap, kin, vb.) da orayı yaşanmaz hale getirmiştir. Gül (Ruh) ün kendini beğenmişliği, gururlu oluşu, en sonunda Gül Şehri (Vücut) ini de etkisi altına almaya başlar ve Gül Şehri, Gül ile benzer vasıfları taşıyanlar tarafından (Temmuz Şah… vb.gibi) fethedilir. “…beden ruhun, yani Nefs’in kalıbıdır. Ruh, ait olduğu bedenden şekil alır ve onunla diğerlerinden ayrılır. Ruhun taşıdığı özellikler ve yetenekler bedene etki eder. Bundan dolayı beden ruhun iyilik ve kötülüğünden etkilenir” (Ögke, 1997: 57).

http://www.elestiri-yorum.org/wp-content/uploads/2009/10/bulbul-gul-ve-ask1.gif

Gül (Ruh) ün kendine duyduğu aşk onu hem kendi merkezi (aslı) nden, hem de Gerçek Yaratıcı’ dan uzaklaştıracak; bu durum Gül Şehri’nin kuşatılması ve daimî otorite sahibi olarak rol alan Bahar Şah ile Gül Şah’ın, Gül Şehri’ni terk etmesi ile sonlanacaktır. Yani Gül kendisini ulaşılmaz olarak gördüğü müddetçe kendi gerçeğinden uzaklaşacak, kendini keşfedemedikçe gerçeğe ulaşması da güçleşecektir. “Böylece kendini sağlam bir merkezmiş gibi gösteren sarmal varlık, kendi merkezine hiçbir zaman ulaşamayacaktır” (Bachelard, 1996: 228).
İnsan vücudunda nefs ile ruh sürekli birbirleriyle mücadele halindedir. Nitekim Bahar Şah’ın hakim olduğu Gül Şehri’nde Temmuz Şah’ın kahrı, Hazan Şah’ın şehveti kendini hissettirmeye başlayınca Bahar Şah (Akıl), Gül Şah (Gönül) ı da yanına alarak ülkeyi terk eder ve bilinmeyen bir tarafa kaçar. Yani Ruh (Gül) un daraldığı ve Akıl (Bahar Şah) ın yetersiz kaldığı anda mekan terkedilmiştir. Bu durum sıkıntı içinde olan bir insanın psikolojisine bağlı olarak geniş bir mekanın nasıl dar bir mekan haline dönüştüğünü gösteren güzel bir örnektir:
Çıkdı fi’l-hâl bir yüce taga
Bir hevâsı latif yaylaga
Bülbül, vatan (Gül Şehri) ına ulaşmanın özlemi ile yanmaktadır. Bu özlem yüzünden kaygı (anksiyete) hastalığına yakalanan Bülbül bir yerde karar edememekte, sürekli ağlayıp inlemekte ve feryat etmektedir. Bülbül; Gül Şehri’ne,Irmak; deryaya kavuşma arzusundadır. Onlar bezm-i elest’ten kopup bu dünyaya bırakıldıktan sonra tekrar asıl vatana dönme arzusuyla yanmaktadırlar. “Sufiliğe göre insan yaşamına tabiatla bilinçdışı bir birlik içinde başlamış dinî/ psikolojik bir varlıktır. Cennetten düştüğü veya tabiattan koptuğu günden beri yeni bir birliğin özlemi içindedir” (Sayar, 2000: 28):
Rûz ü şeb nâle vü figân eyler
‘Aşkı âleme dâstân eyler
Gitdi elden karâr u sâmânum
Odlara yandı derd ile cânum
Bülbül çaresizlik içerisindedir; sevgiliden ayrılık uzun bir gece gibi karanlık ve ürkütücüdür. Bülbül, karanlıkta sevgiliye ulaşamayacağını düşünüp ümitsizliğe kapılır. Çünkü karanlık gerçeklerin ve umutların üstünü örter. Karanlıktaki tek umut kaynağı ise Güneş ve Ay’dır. Aşkını Ay’a, Güneş’e …anlatır, onlardan yardım ister. O anda ay, umutsuzluklar üzerine bir nur gibi doğarak ilahi varlığın her  an yanımızda olduğuna dikkati çeker. Ancak bir süre sonra medet umup yalvardığı  şeylerden fayda gelmeyeceğini anlar. Onlar da diğer yaratılmışlar gibi noksandırlar. Ay, Güneş v.b. unsurlar çöldeki serap gibidirler. Güçleri kendi iradelerine bağlı değildir. Onlara güç veren İlahi bir güç vardır o da Allah’tır. İnsan endişe içerisindeyken ve korku halini yaşarken gönlünde Allah’a bilinçli bir yöneliş hissi uyanır. Bu yöneliş ile birlikte Allah’a yalvarış ve dua kendiliğinden ortaya çıkar. Bülbül de bunu fark eder ve bütün bu yan sebeplerden kurtularak Allah’a yönelir:
Nedür ey şeb bu zulm ü zulmetler
Cânâ bu denlü derd ü mihnetler
Di ki ey âfitâb-ı ‘âlem-tâb
Kaldı zulmetde zerre-i bî-tâb
Tab‘-ı serdine şevk ile germ it
Dil-i sathına lutf ile nerm it
“Susamış biri serabı görünce onu su zanneder… Serabı su zannetmesinin nedeni, o insanın susamış olmasıdır, eğer susamasaydı onu su zannetmezdi, o insanın araştırmaya yönelme sebebi suya duyduğu gereksinimdendir. Suda hayatın sırrı gizli olduğu için, daha doğrusu su hayat kaynağı olduğu için, suya olan isteğini ve sevgisini gerçekleştirmek üzere seraba yönelir. Fakat yanına varınca, orada hiçbir şey bulamaz. Orada hiçbir şey olmayınca, su yerine, yanı başında Allah’ı bulur. Aslında susamış bir insanın oraya yönelmedeki gayesi bizzat su idi. Allah’ın maksadı ise, o insanın işin farkına varmaksızın, bu yanılsama yoluyla onu kendisine ulaştırmak!”... (İbn Arabî, 2001; 86). Bülbül’ü Gül’e yönlendiren de o İlahî Güç’tür. Bülbül, Mutlak Gerçeğe susamıştır, ona ulaşmagayesindedir. Onlar sevgiye susamış olmasalardı, Bülbül gördüğü ilk güzele, Gül ise kendi aksine aşık olmazdı. Bülbül’ün Gül’e yönelişindeki gerçek neden “Yaratıcı” ya susamışlıktır. Gül’de gizli olan bir aşk tohumu vardır. Kalbinde saklı olan bu aşk tohumunun filizlenip büyümesini sağlayacak bir maşuka ihtiyaç duyar. “Güzellik, her ne kadar aslında statik bir kavramsa da, onu seyreden ile aşk olmazsa anlamı tam olarak anlaşılmaz, sevgi ilinin kendinin olgunlaşması için de aşığa ihtiyacı vardır” (Schimmel, 2000: 335). Gül olmadan Bülbül, Bülbül olmadan Gül hiçbir şey ifade etmezdi. Gül’ün güzelliği Bülbül var olduğu müddetçe anlamlıdır. Gül’ün karşısında Bülbül olmasaydı Gül, ölünceye kadar, dünyadaki tek güzelin kendisi olduğunu düşünerek doğruyu bulamayacak ve gaflet içerisinde yaşayıp gidecekti. Allah, Bülbül’ü Gül’e yönlendirmiş dolayısıyla sonunda her ikisinin de İlahî Öz’e ulaşmalarını sağlamıştır:
Beni redd itme şefkat it ey gül
Güle lâzım degül midür bülbül
Diken, Gül’e ulaşma amacındadır. Bu yolda her şeyi feda etmekten geri durmayacak, güçlü olduğunu göstermek için Bülbül’e eziyet edecek, onu Gül Şehri’nden kovacaktır. Diken için Gül, ulaşamayacağı bir hayaldir. Hedefineulaşamama korkusu ve hedefi ile kendisi arasındaki mesafenin büyüklüğü, onda aşağılık duygusunun oluşmasına neden olacaktır. Ona bu kadar uzak olan hayale, Bülbül’ün yakınlaştığını fark edince onu kıskanmaya başlar ve içten içe Bülbül’e kin besler, öfkelenir. Öfkelenen insan önüne çıkan her türlü engeli kendi gücünün üzerinde bir performans harcayarak aşmaya çalışır. “Saygınlık tutkusu, ruhsal yaşamda bir gerginliğin doğmasına yol açar; bu gerginlik nedeniyle insan güçlülük ve üstünlük amacını daha bir açıklıkla gözüne kestirir ve normaldekinden daha güçlü davranışlarla söz konusu amaca ulaşmaya çalışır” (Adler, 1998: 213). Diken saygınlık kazanabilmek için güçlülüğünü ispatlamak zorunda olduğunu hisseder ve bu güçlülük psikolojisi artık önüne geçilmez bir hal alır. Öfke nöbetleri geçiren Diken (hâr-ı gaddâr), Bülbül’ü aşağılar, ona karşı saldırgan ve düşmanca tutumlar içerisine girer ve sonunda Bülbül’ü yaralar. Diken’in bünyesinde öfke psikolojisi bütün yoğunluğuyla hissedilir:
Rûz u şeb hançeri belinde idi
Hışm ile nîzesi elinde idi
Bir harîf idi tîz-tâb‘ u hasûs
Kîne-cûd-ı fesâd-kâr u ‘anûd
Turma bir dahı ey gedâ bunda
Gezme ser-mest ü bî-nevâ bunda
Mesnevideki “su ve ateş” unsuru, temsilî şahsiyetler olarak dikkati çeken Bahar Şah ve Temmuz Şah’ın bünyesinde, Allah’ın “Celâl” ve “Cemâl” sıfatlarının farklı görünüşlerdeki tezahürleri olarak karşımıza çıkarlar.
Ateş kendini sevgi unsuruyla birleştirilebileceği gibi kin, kahır, nefret gibi olumsuzluklarla da birleştirilebilir. Mesnevide de iki türlü ateş unsuru dikkati çeker. Biri Temmuz Şah’ın mizacında baskın olan kahır ateşidir. Bu türlü ateş doğayı yakar, yıkar, yok eder. Diğeri ise aşk ateşidir. Aşk ateşi yakıcı, yıkıcı bir ateştir, ancak aynı zamanda ruhu olgunlaştırır; insanı gerçek güzelliğe ulaşma noktasında birleştirir. Nitekim Bülbül’ün gönlündeki aşk ateşinin yoğunluğu, en sonunda Gül’ün ruhunu aydınlatacaktır. Ancak mesnevide ateşin kahır yönü ağır basmaktadır. “Kahır ve sevginin (sevginin kahır elbisesinde gözlenmesi) bu iç içeliği, her varlıkta, o varlığın varlık alanıyla doğru orantılı olarak kendini gösterir” (Amuli, 1996: 18). Temmuz Şah’ın bünyesindeki ateş, onun kişiliközelliğine bağlı olarak kahır yönüyle kendini hissettirmiştir:
Bir yüzi ıssı germ-server idi
Âteşîn tab’ bir dilâver idi
Jale, arzuyu temsil etmektedir. Onun arzusu kendi vakıf olduğu ilahi sırların varlığından Gül’ü de haberdar edebilmektir. Bu nedenle, Gül’ü uyandırmak için her sabah “gül suyu” saçmaktadır. Onu özüne döndürmek için yaptığı bu faaliyet (gül suyu saçma) le de meclisin önde gelenlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Gül, tasavvufta rengi (kırmızı) itibariyle kesret olarak kabul edilir. Kesret içerisinde olan Gül Şah (Ruh) ı bu gaflet halinden ancak kendi özünden olan bir şey (gül suyu) ile uyandırmak mümkün olacaktır. Gül (Ruh) ün her sabah gül suyu ile uyandırılması onu öze döndürmek amacıyla yapılan bir hareket olarak yorumlanabilir. Ruh, ancak kendini ve özünü tanıdıkça, aslına ve gerçek öze yönelecek ve böylece kesretten kurtulup vahdete ulaşabilecektir:
Bir seher-gâh olup gül-âb-feşân
Uyarurdı gül-i sabûh-keşân
Nergis, hem dünyayı hem de gaibi, kalp gözü ve sezgileriyle görmektedir. O basireti temsil eder. Rint tipinin özelliklerini yansıtan Nergis, şekli itibariyle de “göz”e benzetilir. “Nergis, baygın gözlerle bakar yaratana doğru, ya da aşığa dostun yarı kapalı gözlerini düşündürebilir” (Schimmel, 2000: 353). Elinde taşıdığı altın kadeh onun Mutlak İradenin varlığından haberdar olduğunu gösterir. Çünkü o, elindeki altın kadehte ilahî aşk şarabını taşımaktadır:
Aldı zerrîn kadeh ele nergis
Toldı şevk ile ser-te-ser meclis
Alemdeki düzenin temsil yoluyla anlatılmaya çalışıldığı mesnevide, Hakkın tecellisinin her şahısta kendi istidadına uygun olarak nasıl tezahür ettiğine dikkat çekilir. Bütün yaratılmışlar dünyaya bırakıldıkları andan itibaren ilahi öze ulaşabilmenin sancısını çekmektedirler. Öze ulaşabilmek ise ancak insanın kendini iyi tanıyarak yeteneklerini keşfetmesi ve âlemdeki yerini iyi tespit ederek yaratılışı sorgulaması ile mümkün olacaktır. ©
KAYNAKLAR
ADLER, Alfred, İnsanı Tanıma Sanatı, Say Yay., İst. 1998
AMULİ, Cevadi, Celâl ve Cemâl Aynasında Kadın, İnsan Yay., İst. 1996
BACHELARD,Gaston, Mekanın Poetikası, Kesit Yay., İst. 1996
BURCKHARDT, Titus, Aklın Aynası, İnsan Yay., İst. 1987
JUNG, C.G., Doğu Metinlerine Psikolojik Yaklaşım, İnsan Yay., İst. 2001
İBN ARABİ, İlahi Aşk, İnsan Yay., İst. 2001
ÖGKE, Ahmet, Kur‘ân’da Nefs Kavramı, İnsan Yay., İst. 1997
ÖZTEKİN, Nezahat, Fazlî, Gül ü Bülbül, Akademi Kitabevi, İzmir 2002
PÜRCEVÂDİ, Nasrullah, Can Esintisi (İslam’da Şiir Metafiziği), İnsan Yay., İst. 1998
__________, Gökyüzünde Ayın Görüntüsü, İnsan yay., İst. 1999
SAYAR, Kemal, Sufi Psikolojisi, İnsan Yay., İst. 2000
SCHİMMEL, Annemarie, Tasavvufun Boyutları, Kırkambar Yay., İst. 2000
SETTÂRİ, Celâl, Züleyhâ’ nın Aşk Derdi-H.z. Yûsuf Kıssası-, İnsan Yay., İst. 2000
WİLCOX, Lynn, Sufizm ve Psikolojisi, İnsan Yay., İst. 2001
YILDIZ, Sakıp, Kur‘ân Işığında Yaratılış Konuları, Diyanet İşleri Başkanlığı- Cep Kitapları, Ank. 1992
( http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s21/demirel.pdf )

Yorum yaz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.