ÖYKÜ
Haz 24, 2010 at 22:06 Kategori: Atatürk Köşesi Yazan: cemil ceviz
DERİN YALNIZIK
Özellikle yalnız gelmişti ve özellikle seçmişti bu saati. Sabahtan beri devam eden mutat ziyaretçi akını henüz kesilmiş, geleceğinden haberdar görevliler kendisini bekliyordu. Özel günler için özel ayrıcalığı vardı ve siyaseti bıraktığından beri hep yalnız yapardı ziyaretlerini, ama bu gün farklıydı.
Görevli askerlerin ve memurların bir bir ellerini sıkarak aslanlı yolu geçti, giriş merdivenlerini ağır ağır tırmandı, yüksek prizmatik sütunların arasında birkaç saniye soluklandı, sonra, siyah zemine kırmızı bir halı gibi uzanan akşam güneşini arkasına alarak yaşından umulmayan bir dinginlikle içeri girdi.
Mozoleye yaklaşırken salonda yankılanan o sonsuz sessizliğin senfonik uğultusuna kulak verdi:
“Sen benden daha yalnızsın, duyuyor musun,” dedi, ’senin yalnızlığın daha derin…’
Aslında herkes bilirdi ki, hiç kimse onun kadar yalnız olamazdı ve hiç kimse sorumluluklarının bilinciyle o denli kendisini yalnızlığa hapsetmeyi başaramazdı. Zira o derin yalnızlığı onun için her zaman bir yaşam biçimi olmuş, olmak zorunaydı ve asla kimseyle de paylaşmaya yanaşmamıştı.
Belki, bir nebze kendisiyle…
Zaten o kısacık yaşamında ne bir başkasının güvenli şemsiyesi altında dinlenme şansı bulabilmiş ne de herhangi bir şemsiyenin gölgesine sığabilmişti. O yaşamını, hep birilerini rahatlatmaya, o birilerinin önüne yığdığı çözülmez görünen düğümleri çözmeye adamıştı.
Kendisi de o birilerindendi, onun o özelliğini bildikleri için, bencil ruh kaçışlarına onun varlığını siper etmişlerdi hep. En zor kararlarında bile ona duydukları güvenin rahatlığını yaşamışlardı…
Kısa, kaygılı ancak, kararlı adımlarla geçti aradaki mesafeyi. Kalın paltosunun içinde üşüdüğünü hissetti. Biliyordu, beden üşümesi değildi bu, ruhu üşüyordu ve Parlamento o kararı aldığından beri, o ruh üşümesi hep devam etmişti….
Protokol çizgisine geldiğini fark edince durdu, içeri girerken çıkardığı şapkasının altından dağılan beyaz seyrek saçlarını düzeltti, iki elini iki yana bırakarak, belli belirsiz selamladı başıyla ve aynı ağır ve kararlı adımlarıyla protokol çizgisini geçerek mozolenin tam önünde durdu. Biraz öne eğildi, paltosunun sağ yan cebinden çıkardığı birbirine bağlı üç kırmızı karanfil goncasını, büyük bir özenle henüz boşaltılmış çelenk yuvarlağının geniş boşluğuna bıraktı.
Doğrulurken, ancak kendisinin duyacağı bir sesle:
“Biliyor musun,” dedi, “Yarın sabaha karşı o çocukları asacaklar ve elimden hiçbir şey gelmiyor, ne olur affet beni. İnan, senin hiç yoktan var ettiğin devlet gemisini biz, doğru dürüst yüzdürmeyi bile beceremedik.
Bunları söylerken, on yıl önce buna benzer bir nedenle daha geldiğini anımsıyordu. “Eğer o gün o idamları engelleyebilseydim, belki de bu gün bu çocuklar için gelmezdim huzuruna…”
Buğulu gözlerinde biriken üç damla gözyaşını daha fazla tutamadı göz çukurlarında ve kimselerin göremeyeceğini bildiği için bıraktı usulca. Biliyordu, bu yaşlar içindeki o derin yalnızlığın tetiklediği ruh üşümesinden geliyordu ve bir daha asla unutamayacağı bir iz bırakacaktı yüreğinde.
“..Biliyorum, ne onlar vatan hainiydi, ne de bu çocuklar… Onlar da, bunlar da yaptıklarının hep doğru olduğuna inanmışlardı… O koskoca savaşı bile bir insanımın burnunu kanatmadan geçiştirmeyi bildim, ama ne o geçmişte asılanları kurtarabildim, ne de yarın ihtimal asılacak olan o üç genci kurtarmak elimden geliyor…”
Başı önünde, protokol çizgisine döndü yeniden, aynı abartısız tavırla aynı selamını bir kez daha verip çıktı huzurdan. Vedalaştı görevlilerle, neredeyse batmakta olan akşam güneşinin o gizemli kızartısına doğru ağır ağır uzaklaştı…
Nöbetçi subay, yaşlı ziyaretçiyi uğurladıktan sonra Anıtkabir nöbet defterine şu notu düştü:
…5 Mayıs 1972, saat 18.30.
TC İkinci Cumhurbaşkanı, sayın İsmet İnönü, mutat ziyaretlerinden birini daha gerçekleştirmiştir. Saygılarımla…
DR cemil CEVİZ
MAYIS SENDROMLARI






















Son Yorumlar