KOCA YÜREKLİ ADAM…
Şub 11, 2010 at 22:04 Kategori: Anekdotlar Yazan: Mehmet Beyazit
Erol amcayı Almanya’nın Mannheim adlı şehrinde tanıdım. Tam yetmiş yaşındaydı. Mersedes fabrikasından emekli olmuştu. Ama o, bir Türk işverenin yanında hâlâ çalışıyordu. Herkes ona ihtiyar delikanlı diyordu. Ve bu tanımlama ona o kadar çok yakışıyordu ki…
Gerçekten tam bir ihtiyar delikanlıydı… Duruşuyla, tavırlarıyla, zindeliğiyle, hayata bakış açısıyla, muntazam fiziği ve bembeyaz saçlarıyla, her şeyiyle tam bir ihtiyar delikanlı…
Oldukça kültürlüydü. Uzun uzun sohbetler ederdik onunla. Hemen her konuda söyleyecek bir sözü vardı. Okumayı çok seviyordu. Politikadan konuşurken heyecanlanır, sanat ve edebiyattan söz açılınca duygusallaşırdı. Söz dönüp dolaşıp Türkiye’ye geldiğinde, hele İstanbul söz konusu olduğunda hüzünlenir, gözleri dolardı.
Vefa lisesinden mezun olmuş ve tam kırk altı yıldır Almanya’daymış. Bir gün :
- Neden dönmüyorsun? diye sordum.
- Çünkü o hâlâ burada, bırakıp gitmem onu, terk etmem, terk edemem, dedi…
- O kim, dedim Erol amca’ya… O’nu biraz anlatır mısın bana…
- Bugün olmaz, yarın anlatırım, dedi.
Ertesi gün bir sürü defterle geldi Erol amca… Defterlerde yüzlerce şiir vardı ve hepsi ona yazılmıştı… Hepsi de birbirinden duygulu ve güzel şiirlerdi… Değme şairlere gıpta ettirecek bir ustalıkla yazılmıştı…
- Ya Erol ağbi ne güzel şiirler bunlar. Niye yayınlamıyorsun? İstersen ben senin için bir iki yayıneviyle konuşurum, dedim.
- Olmaz, dedi, yayınlamam…
- Neden?!
- Çünkü; eğer kitap olarak basılırsa herkes alır, herkes okur bu şiirleri… Ben bu şiirleri herkes okusun diye yazmadım… O’nun için yazdım… Kendim için yazdım… Bizim için yazdım… Bizim gibi olmayanlar bu şiirlerden anlamazlar… Onun için bastırmıyorum ben bu şiirleri… Okuyucusunu ve dinleyicisini kendim seçebilmek için, dedi…
Onlardan biri 14 Şubat 1982 tarihini taşıyordu. Şöyle bir göz gezdirdim mısraların üzerinde. Sonra defteri önüne doğru itip:
- Bu şiiri sen okur musun bana, dedim.
Önüne uzattığım şiire şöyle bir göz atıp bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde az sonra yağacak sağanak yağmurların öncesinde çakan şimşeklerin parıltılarını gördüm. Belli ki bu şiirin ondaki izleri pek bi derindi. Hiçbir şey söylemeden defteri yeniden önünden çektim. Bununla isteğimden vazgeçtiğimi belirtmek istemiştim.
Defterin sayfalarını çevirmeye başladım. Ama çevirdiğim sayfalardaki yazılardan hiçbirini okumuyordum. Bunu sadece onun gözlerinde çakan şimşeklerin şiddetli parıltılarından kurtulmak için yapıyordum. Ömrümde hiçbir bakıştan bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum.
Erol amca, o kendine has, bariton sesiyle, ağır ağır, ta içinin derinliklerinden gelen duyguların biçimlendirdiği bir tonla konuşmaya başladı.
- Ben buraya 1957 yılında geldim. 1965’te onunla tanıştım. 14 Şubat 1972 yılında, yani bir sevgililer gününde, beni terk etti.
Nedenleri, nasılları, niçinleri soracak halde değildim. Hiç sesimi çıkarmadan sadece dinlemeyi tercih ettim.
- Bu şiiri de onun beni terk edişinin onuncu yıldönümünde yazdım. 14 Şubat sevgililer günü herkes için kavuşmanın günüdür benim için ayrılığın… Bekleyişin…
Bir şeyler söylemek istedim, beceremedim. Ne diyebilirdim ki… Sekiz satırdan oluşmuş bu kısacık şiirin bu kadar derin bir yükü taşıdığını nereden bilebilirdim ki… Söz söylemekte hiç kendimi bu kadar aciz hissetmemiştim…
- Ama biliyorum, dedi. O bir sevgililer gününde gitmişti ve yine bir gün… Aynı gittiği gün gibi… Bir sevgililer gününde geri gelecek… Hiç kilitlemediğim, hiç kapatmadığım, hep aralık bıraktığım evimin kapısını açacak ve hiç gitmemiş gibi tozlanmış pencere pervazlarının tozunu alacak… Orta sehpanın üzerindeki vazonun solmuş çiçeklerini yenileriyle değiştirecek… Bana çay demleyip, kendine kafeinsiz süzme kahve yapacak… Sonra ren nehrinin kenarında çaylarımızı yudumlarken Emirgan’da çay içtiğimizi hayal edeceğiz…
Sonra bir an sustu… Başını öne doğru eğerek sekiz mısralık şiirini okudu. Son kelime tükendiğinde az önce çakan şimşeklerin haber verdiği sağanak yağmur başlamıştı.
Şimdi ikimizde susmuş sağanak halinde yağan duygularla sırılsıklam olmuştuk…
Bu suskun duruşun ne kadar sürdüğünü şimdi hatırlamıyorum. Epeyi bir zaman duygularımızın dinginleşmesini, yanan ruhlarımızın serinlemesini bekledikten sonra :
- Erol ağbi, bu şiiri bana verir misin?.. Arada bir dost meclislerinde okuyabilir miyim, dedim.
Bir müddet hiç bir şey demeden sustu. Aslında vermeye pek gönlü yoktu. Ama ben ısrarlıydım. Tekrarladım isteğimi. Zoraki bir ifadeyle:
- Peki al, dedi.
- Hayır, dedim. Sen kendin yaz ver. Altını da imzala.
Aldı kâğıdı kalemi yazdı, altını imzaladı ve uzattı. Uzattığı kâğıt gazel yaprağı gibi titriyordu…
* * *
İşte bugün ben de, sevgililer gününün arifesinde Erol amcanın bu sekiz satırlık şiirini sizinle paylaşmak istedim…
İhtiyar delikanlı, aşk ehli, gönül adamı, Erol BENHÜR amcamın yalnız ellerinden değil, o güzel gönlünden, o kocaman yüreğinden de öperek en derin saygılarımı sunuyorum…
* * *
“Kapımın bir derdi var, söylemiyor kimseye
Bekliyor seni, bir gün, belki gelirsin diye…
Unuttum darılmanın sebep ve maksadını,
Açık bıraktım o gün, kapımın kanadını…
Gıcırtısı kanadın, ninniyken bir beşiğe
Mevsimler bir gün gibi, yüz sürüyor eşiğe…
Şimdi üstünden yıllar aktı, kim itse kanadını,
Sanırım bir gıcırtı, söyleyecek senin adını…
Erol BENHÜR – 14 Şubat 1982 / Mannheim”






















Değerli bir paylaşımdı.
Emeğinize sağlık. Saygılar…
”Eşyaların dili vardır”.
Şiirimi anımsattı bana…
Binbir çeşit anı vardır
Ne de çıkmaz canı vardır
Unutulmaz yanı vardır
Her şey seni anımsatır
Duvarda asılan resim
Dostlar tek tek isim isim
Her gün bir yıl tam dört mevsim
Her şey seni anımsatır
İnsan ilişkilerinin içimzde estirdikleri…
İyi ki insanız detirten bir yazıydı.