Aktaş (Homerotik)

tarafından

AKILCI DÜŞÜNCE VE BİLİMSEL DÜŞÜNCE AYNI MI?

Oca 31, 2010 at 15:47 Kategori: Eleştiri Yazan: Aktaş (Homerotik)

AKILCI DÜŞÜNCE VE BİLİMSEL DÜŞÜNCE AYNI MI?

Akıl dediğimiz kavramın içerisinde eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla pek çok bilgi yer alır.Bu bilgiler belleğin ister istemez kaydettiği, depolama yeri olan beynimizde saklanırlar.Yeri ve zamanı gelince anımsama yoluyla çıkarılır kullanılır. Beyin bu depolama işlemini oldukça karmaşık bir nöronlar sistemi içinde enerji akışı ve algılamasıyla gerçekleştirmektedir.

Yani bir anlamda bu günkü kullanılan bilgisayarlar ve robotların çalışma sistemine ilişkin esasları, adına ”Sibernetik” dediğimiz bilimin verilerinden yararlanarak elektroniğe uygulanıyor ise bu beynimizin ürettiği düşüncelerin bir anlamda kısmi kopyalanarak teknolojiye uyarlanmasıdır.

Bu bağlamda insanoğlu ister ise yararlı ister ise zararlı düşünceler üretecek ve buna bağlı olarak da hem yararlı aletler yapabileceği gibi zararlı alet tasarımlarını da gerçekleştirecektir. Günümüz dünyasında biz henüz elektronik çağa geçiş ve uyum sağlayamamışken Japonlar, Amerikalılar, Çinliler, İsrailliler, Ruslar, ingilizler ve tüm Avrupa ülkeleri bizden çok önde gitmektedirler.

Emperyalist uluslar geri bıraktırmak istedikleri uluslar için ”Bilgi toplumu” olmayı yasaklı hale getirirken, TV en önemli beyin yıkama aracı olarak kullanılmaktadır. Bu gün İnternet ağı ile ulaşabileceğiniz bilgi dünyasında da tam bir bilgi kirliği yaşanmaktadır. Bu noktada akılcı yanımız bilime dört elle sarılmamız gerektiğini öne koyar.
Ancak bakıyoruz ki günümüzde bilim dünyasınca kabul görmüş olan ” EVRİM TEORİSİ ” bile daha düne kadar kilise papazları yani Vatikan tarafından reddediliyordu.

Halen ülkemizde de geniş yığınlarca bu konuya salt inanç perspejktifinden değerlendirmeler getirilmesi ne kadar inançlı (!) bir toplum olursak olalım bir o kadar da bilimselikten uzak kaldığımızın bir göstergesi olarak karşımıza çıkan bir geri kalmışlık tablosudur.

Medyumların fal bakmasında, astrologların gelecek hakkında kehanetlerde bulunmasında, Quantum felesefesinin tahrif edilerek, cep doldurma ve kandırmaca aracına dönüştürülmesinde, türbelere gidip adak sunulmasında, kapı eşiklerine yüz sürülmesinden, el etek öpülmesinde, nazara, büyüye inanılmasında, muskalar yazdırılmasında, yüzlerce binlerce hurafe, batıl düşünce hak diye beynimize yerleştirilmiştir. Bunlar gösteriyor ki inanç sömürüye ne kadar açıkbir hale getirlimiş beyinlerimiz değil mi?

Keza inançların yerine getirlmesinde bir de sektör oluşmuştur. Antik çağda ilk hıristiyanlar ortaya çıktığında pagan dinine mensup olanlar Artemis heykellerini satamaz olmuşlar bu nedenle paganlarla İsa’ya inanalar arasında çok şiddetli çatışmalar yaşanmıştı antik Efes kentinde. Bizde de inanç sektöründe neler üretilip pazarlandığına bir göz atsanız akla hayâle sığmaz…

Kurban derilerini toplarken kandırmıyorlar mı? Neler gördü ne yolsuzluklar ne din istsimarları yaşadı millet, ama hâlâ aklı başına gelmiş değil çünkü olaylara bilimsel gözlükle bakma yeteneğine sahip değil, her konuşanın ağzına bakacağına, alıp eline bir kaç kitap okusa oysa, tüm yaşantısı değişecek, bunu düşünemiyor, gazeteye verilen paraya haram gözüyle bakan bir düşünce sistemi kurmuş, bağnaz bir toplum olup çıkmışız yaşamın gerçeklerinden koparılmışız iyiden iyiye…

Konuya ilişkin savlarımı yalınlaştırarak örneklemek isterim; diyelim ki A partisi, seçimlerde vatandaşların bir kısmına amaçlı olarak beyaz eşya dağıtıyor, amaç seçimlerde o bölgede oyunu arttırmak ve seçimlerde galip çıkmak; konuya yaklaşım ” AKILCI” dır ama ”BİLİMSEL” değildir. Keza Diyalektik ve Tarihi Materyalizm’in ne olduğunu kavramış olan bir beyin çelişkileri derhal yakalar ve bunun ”Sosyal Hukuk Devleti” normlarıyla bağdaşmadığını, gerçek anlamda ”SOSYAL ADALET ” ilkelerinin ve bunun ne anlama geldiğini bilir ve partinin adında Adalet olsa bile eyleminde adaletsizlik olduğunu görür.

Oysa günümüzde çağdaş hukuk bile tahrif edilerek tartışmalı hale getirilmiştir ülkemizde. Akıllı olduklarını sananlar en büyük tarihi gafletlerini sergilemekteler ve demokrasinin ve çağdaşlığın, bilimselliğin değerlerine acımasızca saldırarak ”Modern Cumhuriyeti ‘mizi” yıkma girişimlerini sürdürmektedirler. Oysa hukuk tehdit etmez, suçlu varsa üstüne kanıtlarıyla gider, karalamaz ve suç atımında bulunmaz , hüküm verilene kadar masumiyet karnesi sanığın boynunda asılıdır. Oysa bakınız şerî kanunlarla yönetilen ülkelerde sözüm ona aklın emirleri uygulanmakta, bazılar kendilerini tanrının yer yüzünde gölgesi değil, düpedüz temsilcisi ilan ederek, insanları sorgusuz sualsiz ölüme mahkum ederek, tanırının insana verdiği en kutsal yaşama hakkını elinden acımasızca almaktadırlar.

Bu örnekler ülkemizde o kadar çoğaltılabilir ki, aklı selim yazarlara bu konuda yazacak, tonlarca malzeme çıkar; çünkü biz akılla yönetiliyoruz ama, bilimsel ilkelerle idare edilmiyoruz. AB ülkeleri de bu gün akıllı politikları ülkemize karşı devreye sokarak, pek çok kalemi yemliyor, ulus ve ülke bütünlüğü aleyhine kışkırtıcı yazılar yazdırıyorlar, arada bir vaadedilen paraları gelmeyince telefon açıp; ” Hani bizim bu ayki Elli bin dolarımız gelmedi ” diye tepitlerini* istiyorlarsa, aklımızın iyice karışmasına gerek yok, doğrular biraz daha aydınlığa kavuşmuş olacak, öyle her yazarın her dediğine inanmıyacaksınız. Her politikacının önce tabanına, sonra ağzının çalımına, neyi savunduğuna bakarken hep bilimselliği esas almak gerekiyor.

Bilimsel düşününce SOROZ’CU HOROZLARIN sesi çıkmaz olacak; bundan adım gibi eminim…

Yaşasın bilimsel düşünce, yaşasın gerçekçi akıl…

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Şaban AKTAŞ
31.01.2010

Foto:Somali’de recm görüntüsü.

*Tepit:Köpeklere sahibi tarafından verilen kepekten yapılmış ekmek.( Halk dili)

3 responses to AKILCI DÜŞÜNCE VE BİLİMSEL DÜŞÜNCE AYNI MI?

  1. Aktaş (Homerotik) said on 31 Ocak 2010

    ATATÜRK’TE BİLİMSEL DÜŞÜNÜŞ

    “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir, ilim ve fennin dışında kılavuz aramak dalgınlıktır, bilgisizliktir; doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini kavramak ve ilerlemelerini zamanında izlemek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen ve dilin çizdiği kuralları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak, elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.”

    ATATÜRK’ün çok yönlü evrensel kişiliği, insanlığın tarihinde, sürekli çağdaşlaşmanın büyük ve dinamik bir öncüsünü simgelemekle, evrensel düşünceleri ve uygulamaları güncelliğini sürdüregelmektedir.
    Bu yazımızda, O’nun evrensel kişiliğinin oluşmasında, bilimsel düşünüş ve özellikle de matematikçi mantığının etkinliği belirtilmeye çalışılacaktır. İlkin, şu gerçeği açıklayalım ki, Atatürk’ün evrensel başarısını tek bir temel etkene bağlamak kesinlikle olanaksızdır. O’nda çok belirgin olan matematiksel düşünüş, özgün düşünce yapısının sadece bir yanı ama çok önemli bir yanıdır. Atatürk’ün bu yeteneği yeterince değerlendirilmeden, düşünce yapısını tam olarak kavramak olanaksızdır.

    Atatürk’ün Düşünce Yapısı

    İçinde yaşadığı toplumun tüm yaşamında ulusal ve evrensel boyutlarda bir dizi değişiklikleri gerçekleştiren Atatürk gibi bir devlet kurucusu ve toplum reformcusunun düşünce yapısının tam anlamıyla akılcı (rasyonalist), gerçekçi (pozitivist) ve faydacı (pragmatist) olması çok doğaldır. Çünkü bu düşünsel nitelikler, böylesine kapsamlı bir başarı için vazgeçilmez (sine qua non) niteliklerdir. Atatürk’ün düşünce yapısını ve Atatürkçülük denilen “çağdaşlaşma modelini” doğru yorumlayanlar, O’nun bu temel niteliklerini belirtmişlerdir.

    Falih Rıfkı Atay, bu konuda şunu vurguluyor: “Zekâ, akıl ve müspet ilim. O’nun saygısı yalnız bunlara olmuştur.”

    Prof.Dr. Suat Sinanoğlu, “Zihin yapısına ilişmeden, hiçbir toplumda hiçbir önemli yenilik beklenemez. Atatürk bu hakikati biliyordu. Onun için devriminin insan aklına güvenen yeni bir toplum yaratmayı amaçladığını kesinlikle ileri sürebiliriz.” diyor.

    Prof.Dr. Utkan Kocatürk, “..Atatürkçülük, her türlü dogmatik unsurdan sıyrılmış akılcı bir dünya görüşüdür.” diyor.

    Prof.Dr. H. Eroğlu, “Atatürkçülük, akılcılığa, müspet ilim kavramına dayanır.” diyor.

    Prof.Dr. İsmet Giritli, “Kemalist dünya görüşünün akılcılık ve bilimcilik niteliği” ni belirtiyor.

    Prof.Dr. Ahmet Mumcu, şu önemli yorumu yapıyor: “Akılcılığı ve bunun sonucu olan bilimciliği, Atatürk’ün sistemli bir biçimde Batı felsefesini araştırıp inceleyerek tanıdığını iddia etmek mümkün değildir. Osmanlı devletinde hemen hiç bilinmeyen bu akımları, Atatürk ne zaman ve nasıl öğrenecekti? O’nun akılcılığı dehasının özelliklerinden gelmektedir. Akılcılığı kendi kendine düşünüp çıkarmış ve Türkiye’de her işin akla ve bilime dayanması ile yapılması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu bakımdan memleketimizde rasyonel (akılcı) düşünceyi getiren ve bunu uygulayan kimse Atatürk olmuştur…O’nun devrimciliği, akılcılık ilkesinin topluma uygulanmasıdır.”

    Atatürk’ün düşünce yapısını etkileyen kitaplar arasında daha çok Batı’nın akılcı ve pozitivist düşünürlerinin kimi yapıdan da bulunmaktadır. Atatürk, örneğin August Comp-te’un bazı kitaplarını okumuştur. O’nun pozitivist yanı, kimi yazarlann doğru olarak belirttikleri gibi, yaşamdan kaynaklanan bir düşünce doğrultusunu kavramasından ileri gelir; çünkü O, Auguste Compte’u izleyen bir kuramcı değildi.

    Burada şunu da not edelim ki, Atatürk’ün buyruğu üzerine, “Kant ve Felsefesi” adlı bir Türkçe kitap (1923 yılında) ile Des-cartes’ın ünlü yapıtı “Discours sur la Metho-de”un Türkçe çevirisi (1928 yılında) Milli Eğitim Bakanlığı’nca yayımlanmıştır.
    Atatürk’ün matematikteki başarısı, akılcılığından kaynaklanmaktadır. O’nda akılcı ve matematiksel düşünüş birbirini ve aynı zamanda olgucu düşünce yapısını geliştirmiş, bunların doğal sonucu olarak da bilimcilik egemen bir görüş niteliği kazanmıştır.

    Atatürk, yükümlendiği ulusal görevi’ nin gereği olarak, önceden gerekli bilgiyi kazanmaya önem vermiş ve bunu bir kuramcı olarak değil fakat olgucu ve pragmatist düşünce yapısının bilinçli seçimleriyle gerçekleştirmiştir. Sosyoloji açısından Atatürk’ü yorumlayan bir yayında, “Atatürk, öğrendiği düşünceleri, benimsemeden önce kendi bilgi süzge cinden geçirme disiplini içinde, yaşam deneyiminden aldıklarıyla birleştirebilen bir önderdir.” denilmektedir. Nitekim Atatürk, 01.12.1921 tarihinde Büyük Millet Meclisi’n-de yaptığı bir konuşmada şöyle diyotdu: “…meşruti kuramı bulan en eski filozofların bu kuramları ileri sürmek için çalıştıklan esasları inceledim.”
    Atatürk, Voltaire’i, J. J. Rousseau’yu, Montesquieux’yu ve ansiklopedistleri okumuş, Fransız devrimini, Mirabeau ve Robespier’in düşüncelerini öğrenmiştir.

    Atatürk’ün düşünce yapısının ve dolayısıyla Atatürkçülüğün temel öğelerinden biri de gerçekçiliktir. O, 1927 yılında diyordu ki: “Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin binbir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir.”

    Mustafa Kemal Atatürk’te akılcılık çok belirgin temel bir düşünsel niteliktir. O, doğanın gizini çözecek yaşamsal biricik etken olarak insan zekâsını ve aklını kabul etmiş ve bu kesin düşüncesini vurgulamıştır.
    Mustafa Kemal, 1923 yılında şöyle diyordu: “Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri, insanlar istifade etsin, varlık içinde yaşasın diye yaratmıştır ve azami derecede faydalanabilmek için de, bütün yaratıklardan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir.”

    O, 5 Ocak 1925 tarihinde, “Bizim akıl, mantık ve zekâ ile hareket etmek şianmızdır (belirgin niteliğimizdir)” diyordu.
    Mustafa Kemal akılcılığın evrensel değerini şöyle vurguluyordu: “Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar… Bir insan başının ifade edemeyeceği hiçbir şeyi tasavvur edemiyorum… Her şeyin kaynağı insan zekâsıdır… Akıl ve mantığın halledemeyeceği mesele yoktur. Tabiatın bugün için sırlarla dolu sinesine gireceği muhakkak görülen insan zekâsı, beklenilen hakikatleri ortaya koyacaktır…”

    Atatürk, Batıdan akılcılığı ve bilimciliği bilinçle öğrenmekle kalmamış, bunları kendi toplumunda ilk tanıtan ve uygulayan adam da olmuştur. Böyle bir öncü insanın, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucusu olması akılcılığı ve bilimciliği devletin temel felsefesi olması zorunluluğunu doğurmuştur. Prof.Dr. Ahmet Mumcu’nun özellikle belirttiği gibi, “akılcılık ve bunun sonucu olan bilimcilik ile ulusal egemenlik ve bunun sonucu olan cumhuriyetçilik Osmanlı devletinde hemen hiç bilinmeyen akımlar olup, binlerce yıllık tarihi olan Türk ulusuna ilk kez Atatürk ile girmiş ve yerleşmiştir.”

    Atatürk’e misyonunu yükümlendiren temel etken nedir? Bu, O’nun engin insan sevgisinden, hümanist seçkin kişiliğinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten O’nun evrensel mesajı, insana ve insanlığa, ulusu aracılığıyla görkemli bir hizmeti gerçekleştirmesinde anlamlasın Atatürk, “İnsan, insanlık için yaşamalıdır ” ve “Biz kimsenin düşmanı değiliz! Yalnız insanlığın düşmam olanların düşmanıyız.” derken engin hümanizmasını bir kez daha açıklamıştır. O, bunu sadece söylemekle kalmamış, tüm davranış ve eylemiyle çok tutarlı biçimde gerçekleştirmiştir. Tarihçi Herbert Melzig, 1941 yılında şöyle diyordu: “Dünya tarihini araştıracak olursak, özü ile işi birbirine O’nunki kadar uygun hiçbir devlet adamı bulamayız.”
    Gerçekte akılcı ve dolayısıyla bilimci düşünce, gelişmesini hümanist bir ortam içinde sürdürebilir. Prof.Dr. Suat Sinanoğlu, bu konuda şunlan yazıyor: “Bilim ancak çok uygun bir biçimde eğitim görmüş zihinlerde yerleşir; bilim zihniyeti ise ödün vermeyecek bir akılcılık ister, özlü bir hümanist temele dayanır. İşte bu gerçek, bu konuda bunca eser yazmış olmasına rağmen, Batıda bile gerektiği kadar yer etmiş değildir; batılı olmayan evren ise, bilimle hümanist zihniyet arasındaki ilişki şöyle dursun, teknikle bilim arasındaki bağlantıyı bile güç kavrar görünmektedir.”
    Hümanizmadan soyutlanmış akılcılık ve bilimciliğin, gelecekte karşılaşacağı ve yaşamsal açıdan en tehlikeli sorun, uğraşı alanını ve konusunu giderek sadece yetkenin (siyasi otoritenin) buyruğu ya da şovenizmin isteği doğrultusunda sınırlayıp, tüm insanlığın yararına değil de, salt yetkenin gücüne hizmet etmesidir. Akılcılık ve dolayısıyla bilimcilik, hümanizma ile bütünseldir. 17 ve 18. yüzyılda akılcılık ve bilimciliği kabullenen Batı’nın yirminci yüzyılın ilk yansında iki kez dünyayı saran savaş tufanlan içinde yıllarca kalmasında, gerçekte hümanizmadan yoksunluğunun etkisi büyük olmuştur.
    O’nun düşünce yapısı, davranış ve eylemi bir bütün olarak incelendiğinde, akılcı ve bilimci temel niteliklerinin yanı başında insancı (hümanist) ve faydacı (pragmatist) nitelikleri de belirgin biçimde taşıdığı görülmektedir. Örneğin Atatürk: “Ben, muharebelerde dahi düşmanın üzerinde bir kin duymam; yalnız askerlik kaidelerinin tatbikini düşünürüm.” demiş ve gerçekten de böyle davranmıştır. Bundan dolayı, O’nun bu yalın cümlesi, hümanist, rasyonal, pozitivist ve pragmatist niteliklerini tümüyle belirtmektedir.

    Atatürk’te Bilimcilik

    Bilimcilik, Atatürk’te düşünce sisteminin temel öğelerinden biridir. Bu olgu, Atatürk’te çok doğaldır. Çünkü O, insan aklını, yaşamda insanın en büyük gücü olarak kabul etmektedir. O’na göre bilim, temelde insan aklının evrensel bir ürünü olup, A. Sayılı’nm tanımıyla “îlim dikkatli ve sistemli gözlemlere bağlı ve sadık kalarak bilgiyi rasyonelleştirme amacını güden bir faaliyettir.” O, bilime özellikle fen bilimlerine verdiği büyük önemi hep tutarlı biçimde vurgulamıştır. O’nun aşağıdaki düşünceleri, bunun örneklerinin bir bölümünü oluşturur.

    Mustafa Kemal Paşa, muzaffer Başkumandan olarak, 27 Ekim 1922 tarihinde öğretmenlere şunlan söylüyordu: “Yurdumuzun en bakımlı, en şirin, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı dize getiren başarının sırrı nerededir biliyor musunuz? Orduların yönetilmesinde, ilim ve fen ilkelerini önder edinmemizdedir. Milletimizi yetiştirmek için kaynak olan okullarımızın ve üniversitelerimizin kuruluşunda da; yine bu yolu tutacağız. Evet, milletimizin siyasi, sosyal hayatında milletimizin fikri eğitiminde önderimiz ilim ve fen olacaktır… Bugün eriştiğimiz nokta gerçek kurtuluş noktası değildir… Kurtuluş cemiyetteki hastalığı ortaya çıkarmak ve iyileştirmekle elde edilir. Hastalığın iyileştirilmesi, ilim ve fennin gösterdiği yolda olursa, hasta kurtulur. Yoksa hastalık müzminleşir ve tedavisi imkânsız hale gelebilir. Fikirler manasız ve mantıksız safsatalarla dolu olursa, o fikirler hastadır. Aynı şekilde içtimai hayat akıl ve mantıktan uzak, zararlı birtakım inanış ve geleneklerle dolu ise, cemiyet felce uğrar…. Memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, fazilet, iyi niyet, fedakârlık, elbette son derece gerekli vasıflardır. Fakat bir toplumdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, toplumu içinde bulunduğu yüzyılın gereklerine göre ilerletebilmek için bu vasıflar yetmez; bu vasıfların yanında ilim ve fen lazımdır… Memleketimizi bir çember içine alıp, cihan ile ilgisiz yaşayamayız… Tam tersine, ilerlemiş medeni bir millet olarak, medeniyet alanı içinde yaşayacağız. Bu yaşam ancak ilim ve fen ile olur. ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her ferdinin kafasına koyacağız, ilim ve fen için kayıt ve şart yoktur…”
    Atatürk, yukarıdaki metinde görüldüğü gibi, “ilim ve fen” terimlerini çoğu kez birlikte kullanmıştır. Fen terimi, kimi sözlüklerde biri teknik, öteki deneysel, uygulamalı temel bilimler olmak üzere iki farklı anlamda kullanılmaktadır. Aydın Sayılı, bu konuda ezcümle şöyle diyor: “Bilindiği üzere, ilim sözcüğünün anlamı, anlam kapsamı gayet geniştir. Fen ise temel bilimler; matematik, astronomi, fizik, kimya ve tabii bilimler anlamına gelir. Demek ki kılavuzluğunda yürünmesini Atatürk’ün öğütlediği bilim şümullü ve geniş içerikli bir bilimdir. Fakat bilimler arasında temel bilimler özellikle vurgulanmaktadır.”

    Mustafa Kemal Paşa, Büyük Zafer’den birkaç ay sonra Türk ulusuna şunları söylüyordu: “…Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat, ilim ve irfan zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar elde ettiği zaferler, memleketimizi gerçek kurtuluşa kavuşturmuş sayılamaz. Bu zaferler ancak gelecekteki zaferlerimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Askeri zaferlerimizle mağrur olmayalım. Yeni ilim ve iktisat zaferlerine hazırlanalım.”

    O, 1931 yılında şöyle diyordu: “Her işin esas hedefine kısa ve kestirme yoldan varmak şayanı arzu olmakla beraber, yolun makul, mantıki ve bilhassa ilmi olması şarttır.”

    Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde şöyle diyordu: “…Türk milletinin yürümekte olduğu terakki
    ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.”
    Atatürk, Dr. Reşat Galip tarafından kendisine yöneltilen “Sizin bırakacağınız ideoloji nedir?” sorusuna şu açık ve kesin karşılığı vermiştir: “Ben, manevi miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış düstur bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü müşkülat önünde, belki gayelere tam eremediğimiz, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle dönüyor. Milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telakkileri değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin inkişafını inkâr etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklanm ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.”

    Atatürk’te Bilimsel Düşünüş

    Atatürk’ün akıl ve bilimi, kendi yaşamında ve kurduğu devletin yaşamında temel kılavuz olarak kabul ettiği, kendi ifadelerinden yukarıda açıklanmış bulunuyor.

    Atatürk’ün düşünce yapısı, bilimin temel yöntem ve ilkelerine yetkin bir uyumu açık biçimde yansıtmaktadır. Bu olgu, O’nun bilim yanlısı olmasının ötesinde, gerçekten bilimsel düşündüğünü belirlemektedir. Atatürk’ün düşünce yapısını inceleyen kimi yazarlar bu konu üzerinde özellikle durmuştur. Prof.Dr. Özer Ozankaya, “Atatürk ve Bilimsel Yönteme Uygunluk” adlı yayınında şunları yazıyor: “… Bilimi bütün insanlığın saygın tutmasının dayanağı, güvenilir ve geçerli yöntem ilkelerine sahip oluşudur. Bu ilkeleri özetle belirterek Atatürk’ün düşünce yapısının güçlü temellerini gösterebiliriz:

    Nesnellik ilkesi ve Atatürk.

     Bilimin temel bir yöntem ilkesi, “olan”ı gözlemlemek, bizim özlemlerimize ya da çıkarlarımıza ters de düşse olana doğrulukla bağlı kalmaktır, “olan”ı saklamaktır, bozmamaktır. Atatürk, özellikle toplum bilimlerinin temelim oluşturan, kendisinin de çok geniş incelemelerde bulunduğu tarih alanıyla ilişkisini kurarak nesnellik ilkesine çok özlü bir tanım getirmiştir: ‘Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana doğrulukla bağlı kalmazsa değişmeyen gerçek, insanlığı şaşırtacak bin nitelik alır. Doğayı ve gerçeği tanıyıp bilenler elinden geldiğince üyesi bulunduğu ulusu aydınlatmayı… en büyük insanlık görevi bilmelidirler.’

    Somutluk ilkesi

    Olaylar, ortaya çıktıkları yerin ve zamanın özellikleri içinde biçimlendikleri için, yalnızca onlara ilişkin kuramsal genellemelerle yetinilemeyeceği; onları aynı türe giren başka olgulardan benzersiz kılan bu özgünlükleriyle de kavramak gerektiği büyük önem taşır… Bu, o konuda varılmış kuramsal genellemelerle yetinilmemesi gereğini ortaya koyar…Atatürk bütün girişimlerinde karşılaştığı sorunlan hem genel nitelikleriyle, hem özgün yönleriyle inceden inceye tanımaya büyük önem vermiştir… Atatürk hiçbir durumu ‘talih’ ile açıklamayı kabul etmez. Talih’i kabul etmemesi, somut gerçeğin bilgisini yeterince elde etmek’ gereğine verdiği büyük önemle açıklanabilir. O, şöyle diyor: ‘Talih’in temeli, uygulama olanağı bulunan konularda düşünüp taşındıktan sonra işe başlamaktır… Akla uygun şeyleri izlemek gerekir…’
    …Atatürk somut gerçeği özgünlükleriyle tanımanın vazgeçilmezliğini vurgulamakla birlikte, kuramsal bilginin gereksizliği gibi bir anlayışta da değildir… Atatürk, esas olarak yaşamın kitapları izlemediğini, kitapların yaşamı izlemek durumunda olduğunu biliyor ve belirtiyordu.

    Bilmediğini Varsaymak İlkesi

    Atatürk, bilimsel yöntemin bir başka geçerlilik ilkesi olan, ‘Bilgisini bir an için bilmiyor varsayıp, yeniden doğrulamasını yapma’ gereğini özenle gösteren bir düşünce yapısına sahiptir… ‘Bilmediğini varsaymak’ ilkesi, insanı sürekli soru sormaya, araştırıcı olmaya yöneltir.

    Kavramlaştırma Gereği İlkesi

    Bilimsel düşüncenin bir geçerlilik ölçütü de baş vurduğu kavramları açık ve yeterli biçimde tanımlayabilmesidir. Çünkü her açıklayıcı sistemde kullanılan tüm sözcükler, kavram olarak belirlenen az sayıdaki sözcüklerin ekseni çevresinde gerçek . (o sistemde kastedilen) anlamlarına kavuşmaktadırlar. Bu nedenle her açıklayıcı düşünce sistemi, kavramlarını herkesin aynı biçimde anlayabileceği bir açıklık ve kesinlikle tanımlamalıdır… Atatürk’ün düşüncesine uyumlu bir dünya görüşü bütünlüğü kazandıran bir özelliği de, kavramlarım böyle doyurucu tanımlara kavuşturabilmiş olmasıdır… Burada şunu da belirtelim ki, Atatürk’ün doğa gerçeğini yorumlayışı, doğa bilimlerinin bir temel ilkesine tam anlamıyla uygundur. Bilindiği gibi, bilimsel düşüncenin evriminde doğa olaylarının doğal nedenlerle açıklanması önemli bir aşamayı oluşturmuştur.
    Atatürk’ün örnekleri aşağıda yazılı kimi düşünceleri, doğa olaylarını doğal nedenlerle ve doğa yasalarıyla açıkladığı içindir ki, O’nun gerçekten bilimsel düşünüşe çok yatkın olduğunu kanıtlamaktadır. .

    Atatürk, yaşamı ve ölümü doğa dışı etkenlere bağlamamıştır. O’nun değişik tarihlerde ifade ettiği aşağıdaki düşünceleri bunun örnekleridir.

    “Ölüm, tabiatın en tabii kanunudur.(1923)” “Hayat, herhangi bir tabiat harici etkenin müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde tabii ve zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesidir.(1930)” “Hürriyet, insanın, düşündüğünü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmelidir. Bu tarif hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar bu manada hürriyete, hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü malumdur ki insan, tabiatın mahlukudur. Tabiatın kendisi dahi mutlak hür değildir; kainatın kanunlanna tabidir. Bu sebeple, insan ilk önce, tabiat içinde, tabiatın kanunlarına, şartlarına, sebeplerine, amillerine bağlıdır. Mesela dünyaya gelmek veya gelmemek insanın elinde olmamıştır ve değildir. İnsan dünyaya geldikten sonra da, daha ilk anda, tabiatın ve birçok mahlukların zebunudur. Himaye edilmeye, beslenmeye, bakılmaya, büyütülmeye muhtaçtır. (1930)” Atatürk’ün düşünce yapısının bilimsel yönteme uygunluğu, özellikle matematik alanında belirgindir.

                                                                                             Dr.Cemil Uğurlu
     A.C. Tıp Fakültesi. Deontoloji Aııabilim Dalı

                                                                 Not:bu yazı 60 değişik kaynaktan alıntı yapılarak hazırlanmıştır.

                                                                                                                     alıntı:  BİLİM VE TEKNİK
                                                                                                                     hazırlayan:kybele
    Alnıntı:http://www.gorselsanatlar.org/mustafa-kemal-ataturk/ataturk'te-bilimsel-dusunce/?wap2

  2. Emine Pisiren said on 31 Ocak 2010

    Sevgili Aktaş,

    Özgün metninizi ilgiyle okudum.

    Eklediğiniz ALINTI yorumunuzla da yazınıza eşlik etmenizdeki mantıklı düşüncenize ve yazınıza katılıyorum.

    Biz bir edebiyat sitesi yazar üyeleri olarak; doğru bilgi/yi/mizi- araştırılmış ve sağlam veri/kaynaklara dayalı hipotez/hipoetik felsefi, edebiyat anlayışı ile her türlü edebi içerikli bilgiyi doğru/yanlış okur ve kendimizle paylaşmalıyız.

    Neden doğru/yanlış yazdığıma gelince;

    Zıtlıklar ile yaşadığımız evrende iyi/kötü var ise doğru/yanlış da var değil mi?

    Nasıl ki bütün renklerin bileşkesi beyaz ise, din de bir kaynaktan pınar gibi bir çok kollara ayrılıp, kimi kurudu, kimi varlığını devam ettirip, verimi vahaları yeşile çevirip besledi…Değil mi?

    Asıl ana dal ise nereye kavuştu?

    Derya ya değil mi?

    İşte İslam dinini de bir ana nehir olarak değerlenirirsek, asıl deryaya ulaşana kadar bir çok vahaları besleyip, bir çok kollara ayrıldığını düşünmekteyim…(Mezheplerle)

    Maalesef sizin de yukrıda ifade edip bet,mlediğiniz gibi dünümüz dünyasında gerek İslam gerek Hiristiyan dünyası bir amaç/araç çatışması haline dönüştürdüler diye bizler ASIL olandan mı ayrılacağız?

    HAYIR!..

    Bir İslam dinini cahiliye dönemindeki gibi “üfürükle” kendi çıkarlarına hizmet aracı olarak kullandı diye, yanlış adam çıktı diye İslam Dinini hiçe mi sayacağız?

    Tabi ki, yine HAYIR!..

    Doğru olan ne?

    Yanlış olan ne?

    İnadına rasyonel olanı masaya yatırıp, tartışma kültürümüzü kırıcı olmadan, en sağlıklı olanlarını seçerek, akla ve bilime eşuyumlu olanı paylaşacağız.

    Atatürk, ruhu şad olsun, yine her konuda olduğu gibi bizim “Baş öğretmenimiz” oldu, şimdi de anıyoruz. Yattığı mekan cennet olsun.

    Atatürk de yaşasaydı mutlak doğru olanı bize NUTUK’ta olduğu gibi yine sunacak ve yol gösterecekti. O günün kanunları ile şimdiki çıkartılan yasalardaki eşitsiz paydaları kendi şahsi çıkarlarına dağıtmak amacıyla yasa çıkarıcıları, yüce divanda tez yargılayacağına da eminim.

    Rahmetli Uğur Mumcu nurlarda yatsın; bakın bir konuşmasında Türk Hukuku Hakkındaki Söylevinde  günümüzde de hala güncelliğini koruyan ibretlik sözleri:

    “…Sayın dinleyiciler ; biliyorsunuz türkiye cumhuriyeti bir hukuk devrimi yaptı.hukuk devrimi ; batılı yasaların resepsiyon yolu ile türkiyeye getirilmesi demektir. İtalya’dan ceza yasası aldık,Fransa’dan idare hukuku ilkeleri aldık, İsviçre’den medeni hukuku aldık, Almanya’dan ceza yargılaması hukukunu aldık. Bir gülmece dergisindeki şu tanım olayları yeterince sergiliyor. Türk Vatandaşı tanımı. Türk ne demektir? Türk Vatandaşı kimdir_?

    ”Türk Vatandaşı ; İsviçre medeni kanunua göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza mahkemeleri usulü yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”
    O dönemde, böyle yasaların alınması zorunluydu çünkü toplum bir yol ağzındaydı. Ya batılı laik sistem yada şer-i hukuk.

    Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları batılı laik sistemi benimsediler. 1928 yılında anayasadan devletin İslamcı devlet olduğu maddesi kaldırıldı. 1930 yılındada okullardan din dersleri,1939 yılındada köy okullarından din dersleri kaldırıldı.bunlar niçin yapıldı, laiklik için yapıldı.

    Dünyada ya olayları teokratik açıdan göreceksiniz böyle bir eğitim anlayışınız olacak yada laik anlayışınız olacak karma ekonomi gibi hem İslamcı hem laik anlayış olmaz.Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları laiksizmi benimsediler.
    Hangi iktidar din sömürüsüne dayanmış, mutlaka yıkılmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı 1949 yılında din derslerini kabul etti,yıkıldı, kurtamadı, bu ödün. Demokrat parti 1957 de Saidi Nursi’ nin cüppesini bayrak yaptı ne oldu? Yıkıldı.

    Süleyman Demirel 1960 ların ortasında nurcuların tarikatların Süleymancıların sakallarını okşadı. Ne oldu? yıkıldı. Haç seferleri düzenleyen Anap ne oldu _? %20 ye indi. Halka güvenmek gerekiyor. Her kim ki din sömürüsünü kullanır; bir süre yararlı olur belki. Ama sonunda mutlaka seçim sandığında yenilgiye uğrar. Halk affetmiyor, din sömürüsünü halk affetmiyor…-Uğur Mumcu-…”

    Sevgili Şaban Aktaş,

    Bilgilendirici, yol gösterici, aydınlatıcı özgün yazınızı kutlar, teşekkür ederim…

    Yaşadığımız sürece doğruları yazmaya devam…

    Kaleminiz daim olsun…


    Sevgi ve ışıkla…

  3. Gülay GÖKTÜRK said on 01 Şubat 2010

    Değerli kalem dostu
    emek verilerek yazılmış yaznız gerçekten aydınlatıcı
    kutlarım
    sadece diyebilirim ki..
    Atatürk’ ü keşke anlaya bilsek
    neden  düşünmezler ,
    saygılarımla

Yorum yaz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.